19 Nisan 2015 Pazar

Unutulmaz Gemiler

İnsanlığın Ortak Hafızasındaki Unutulmaz Gemiler

Gemiciliğin insanlığın ortak hafızasında elde ettiği haklı itibar belleklerimizdeki yerini korumaktadır. İnsanlık büyük ve ihtişamlı gemilere güçlü motorlar takmadan çok önce de büyük kara parçalarını çevreleyen sular üzerinde yelkenlileriyle dolaşmaya başlamıştı. Ancak buharlı makinelerin icadıyla gemicilik bütün sanayi gibi çığır atlamış ve ulaşılmaz kıtalarını yakın kılmıştır.  Gemilerin tarihimizde sadece bir ulaşım aracı olarak değil, kimi zaman tarihin değişmesine neden olacak özneler olduğu da yalın bir gerçektir. İnsanlığın tarihinde bugüne kadar unutulmaz anlara tanıklık eden; taşıdıkları, yaşadıkları ve yaşattıkları ile tarihin değişmesine neden olan en ünlü gemileri sıralamaya çalıştım.

La Santa Maria de la Inmaculada Concepciôn


Juan de la Cosa’nın sahibi olduğu bu en ünlü keşif gemisi, Christopher Colombus (Kristof Kolomb)’un ana kumanda gemisiydi. Orta büyüklükte bir gemi olan Santa Maria (Aziz Meryem) Kolomb’un ilk keşif yolculuğunda kullandığı ana gemi olarak tarihe geçmiştir. Santa Maria ve Kolomb’un emrindeki diğer gemilerin hepsi ikinci yada üçüncü eldi ve hiç birisi böylesi uzun bir yolculuğa dayanacak büyüklükte değillerdir. Zaten kimse o güne kadar böyle büyük keşif yolculuklarını hayal dahi edemiyordu. Bu anlamda Santa Maria'ın bir öncü gemi olduğu söylenebilir.

Zamanında kullanılan sıradan ticari gemilerden dahi kısa ve küçük olmasına rağmen taşıdığı yolcuların atlantiği geçerek yeni kıtaya ulaşan ve batılıların o güne değin hiç bilmediği notları keşfetmesine aracılık eden Santa Maria ilk yapıldığında, İspanya’nın Galiçya limanında yapıldığı için “galiçyalı” olarak anılmaktaydı. Gemi bütün bir atlantiği geçip, yeni kıtanın açıklarına vardığında artık dayanacak gücü kalmaz. 25 Aralık 1492 günü Haiti açıklarında parçalanır. Kolomb’un emriyle ekip, Santa Maria’dan kalanlarla yeni bir gemi yaparak yollarına devam eder. Yeni gemi tam da christmas gecesi bitirildiğinden ismi La Navidad verilir. Santa Maria’nın benzerleri daha sonra yapılarak gemicilik müzelerinde sergilenir.

Nao Victoria


İspanyol yapımı bu yelkenli dünyanın çevresini dönen ilk gemi olarak adını tarihe geçirmiştir. Portekizli kaşif Ferdinard Magellan’ın keşif yolculuğunda kullandığı bu unutulmaz gemi yolculuğu tamamlayabilmenin haklı onurunu yüzyıllardır omuzlamaktadır. Aslında Magellan ve ekibi yolculuklarına beş gemiyle başlamışlardı. Aralarında yanlıca Victoria bu zorlu mücadeleyi tamamlayabilmiştir. Daha da ilginci Magellan’ın adının bu kadar meşhur olmasına rağmen kendisinin de dünyanın etrafını dolaşan ilk kişi olamayışıdır.

Magellan yolculuğu tamamlayamadan Filipinler’de öldürülür. Bu andan sonra yolculuğa Juan Sebestiân Elcano komutanlık eder. Yani aslında bütün yolculukta değişmeyen tek şey Victoria’nın varlığıdır. Kaptanı değişmiş, mürettebatı azalmıştır ama yolcuğu bir tek o bir başına bitirebilmiştir. Magellan’ın ana gemisi aslında Victoria dahi değildir. Victoria, ana gemi olan Conception’ın diğer iki gemiyle birlikte batması ile mecburi olarak kumandaya geçmiştir. Victoria başında olmadığı bir yolculuğu talihi sayesinde tamamlayabilmiş ve adını tarihe kazıyabilmiştir. Ambarları ve kamaraları doğunun zenginlikleri ile dol bir biçimde ayrıldığı limana döndüğünde neredeyse batmak üzereydi. Zorlu yolculuğu tamamlamasının ardından kızağa çekilen gemi bir daha ayağa kaldırılmadı ve tarihinin tozlu yaprakları arasında unutuldu gitti. Bugün gemicilik müzelerinde resimlerinden yola çıkan benzerleri sergilenmektedir.

HMS Beagle


İngiliz kraliyetine ait bir savaş gemisi olan HMS Beagle 11 Mayıs 1820’de denize indirilmiştir. Yeni inşa edilen Londra Köprüsünün altında denize indirilen gemi, kutlamaların ardından ihtiyaç fazlası olarak kızağa çekilir. Daha sonra ise üç kez keşif gemisi olarak kullanılmaya başlanır. Geminin ikinci keşif yolculuğunda ise Darwin’in gemide bulunmuş olması geminin adının bilim tarihinde unutulmaz bir yer almasına neden olur. Robert FitzRoy’un yönetimindeki gemi 27 Aralık 1831’de, son yolcuğundan tam beş yıl sonra yeniden derin sulara atılır. Tek farkı bu kez gemide genç bir bilim insanı Darwin de vardır.

Beagle’ın dolaştığı bütün limanlarda karaya herkesten önce çıkan bu genç bilim insanı gemideki mürettebatı rahatsız edecek boyutta böcekleri gemiye toplamaktadır. Aldığı notlar zaten yanında taşıdığı kitaplar yüzünden daralan kamarasını iyice doldurmaktadır. Aslında FitzRoy’un Darwin’i gemisine alma sebebi, maden bulmak ümidiyle bir jeologa ihtiyaç duymasıdır. Ancak Darwin’in niyeti başkadır. Beş yıl süreden serüven dolu bir maceradan sonra kemi tekrara anayurda döner.

Üçüncü yolculuğunun ardından Beagle 1845’de kıyı emniyeti için kullanılmaya başlanır. 1851’de ise istiridye tüccarlarına satılır.  Adının değişmesi nedeniyle bilim tarihinde eşsiz bir yeri olan gemi iki binli yıllara kadar gizemini korur. İncelikle İngiliz gemi kayıtları takip edilerek St. Andrews Üniversitesinde Dr. Robert Prescott Beagle’ı yeniden keşfeder. Ancak kayıtlardaki son giriş geminin söküldüğünü göstermektedir. HMS Beagle ile ilgili en son ise 2009’da (Darwin’in 100. doğum gününde) bir benzerinin inşa edileceği haberleri vardı.

Bandırma


Mustafa Kemal önderliğinde Anadolu’da verilen ilk anti-emperyalist mücadelenin başlangıcında da bir gemi yolcuğu yatmaktadır. Mustafa Kemal Bandırma ile işgal altındaki payitahttan Anadolu’ya geçmiştir. Samsun’a Ordu Müfettişi olarak yaptığı gemi yolculuğunun sonunda bütün görevlerinden istifa ederek onurlu bir mücadeleye girişmiştir. Bu yolculuğu gerçekleştirdiği Bandırma “Torocadento” ismiyle Glsagow’da beş yıl süreyle işletildikten sonra Yunanistan’a satılır. İki kez el değiştirip, battıktan sonra İstanbullu bir Rum şirketine satılır. 1894 yılında ise İdare-i Mahsusa’ya nakledilir ve Panderma adını verilir ardından da Marmara denizi içinde taşımacılık işlerinde kullanılır.

28 Ekim 1910 da ise Osmanlı Seyrüsefain İdaresi altında posta taşımacılığına başlayan geminin kaderi Mustafa Kemal’in Ordu Müfettişi olarak Samsun’a atanması ile değişir. Yolcularını Samsun’a taşıdıktan sonra posta taşımacılığına devam eden gemi bir süre daha kullanıldıktan sonra 1925 yılında hurda olarak parçalanmıştır. Atatürk’ün sıradan bir Osmanlı zabiti olarak çıktığı görevinin zaman içinde bambaşka bir anlam kazanması, tarihin gidişatı içinde yeni bir destanın ortaya çıkmasıyla Bandırma itibar kazanır. Kimi zaman Bandırma olduğundan daha kötü yada daha iyi bir konumda tasvir edildiği olmuştur. Ancak 1960 yılında gemiye ait orijinal proje çizimleri doğrultusunda 2000 yılında Samsun’da aslına uygun olarak yeniden yapılan gemi incelendiğinde geminin orta büyüklükte bir yük gemisi olduğu anlaşılacaktır. Zaten geminin fiziki değerinden çok bir onurlu mücadelenin ilk anısı olması manidardır.

USS Missouri (BB-63)


İkinci Dünya Savaşının bittiği ve Japon İmparatorluğunun İttifak Kuvvetlerine teslim olduğu gemi olarak tarihe geçen Missouri ABD tarafından üretin son savaş gemisidir de aynı zamanda. 1944 yılında ilk kez denize indirilen gemi Iwo Jima ve Okinawa savaşlarında kullanıldıktan sonra Japon Dışişleri Bakanı Mamoru Shigemitsu’nun güvertesinde şartsız teslim belgesini imzalamasıyla tarihe geçer. İkinci Dünya Savaşı resmen Missouri’nin güvertesinde bitmiştir. ABD’nin şartsız teslim talebinin atom bombasının kullanılmasına kadar kabul etmeyen Japon yetkilileri, büyük bir felaketin insanlık hafızasına kazınmasıyla Missouri’nin güvertesine çıkmaya razı olmuşlardı.

USS Missouri daha sonra birçok kereler kullanılır. Kore Savaşında ve 1991 Körfez Savaşında da kullanılır. 1998’de Hawaii’deki Pearl Harbor’da müze-gemi olarak kızağa çekilene dek ABD denizcilerince dünyanın birçok yerinde çeşitli askeri amaçlarla kullanılmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın güvertesinde bittiği bir geminin daha sonra ABD’nin nice savaşlarında kullanılması ise çok acı bir ironidir. Savaş bitiren bir gemi olarak savaşlarda kan dökmeye devam etmek.

HMS Victory


Tarih boyunca yapılmış en büyük ahşap gemi unvanına sahip Victory buharlı gemiler ortaya çıkmadan önce ihtişamın ve gücün abidevi bir göstergesiydi. İspanyol ve Fransız deniz kuvvetlerine yıllarca direndikten sonra, kızağa alınmış ve günümüze kadar korunmuştur. Amiral Nelson kumandanlığında Trafalgar savaşında efsaneleşen, onlarca savaşa giren, sayısız tamiratlar geçiren, hala su üstündeki en eski gemi olarak bilinen bu devasa yapı artık müze olarak kullanılmaktadır. 1765 yılında 104 top alabilen bir savaş gemisi olarak suya indirilen gemi efsanevi bir savaş gemisidir.

1805 yılında Trafalgar’da Amiral Nelson’un emrinde gösterdiği askeri beceriler efsaneleşir. Adına yakışır bir zaferi İngiliz Donanmasına kazandırır. Uzun yıllar denizlerdeki İngiliz egemenliğinin bir nişanesi kabul edilir. Müzeleştirilmesi kararına kadar kullanılmaya devam edilir. Buharlı motorların gemi teknolojisine entegre olmasıyla tarihteki kapanan yelkenli hâkimiyetinin son neferi olarak adını ölümsüzleştirir. İnsan elinden çıkmış bu en görkemli ahşap gemi efsanesini adına kurulmuş bir deniz parkında yeni nesillere aktarmaktadır. Gemi hala su üstündedir ve kullanılabilen en eski gemi olarak unvanını korumaktadır.

RMS Titanic


Yirminci yüzyılın hemen başlarında efsaneleşen hazin sonuna rağmen Titanic, yapılmış en büyük trans Atlantik olarak tarihe geçmişti. Bin beş yüzün üzerinde yolcunun ölümüyle sonuçlanan kutup faciası Titanik ilk ve son seferi olarak kaydedilmiştir. Kraliyet Posta Ofisinin daha önceki gemilerinden daha büyük, daha yüksek ve daha hızlı gemi için yatırımları öteden beri akıllardaydı. Batılıların ilk paylaşım savaşının halklar üzerinde yarattığı baskı yeni kıtaya göç dalgasını artırmıştı. Bu göçmen hareketliliği ulaşım sektöründeki yatırımları artırmıştı.

İngiltere’den ABD’ye yolcu taşıma tekelini elinde bulunduran Kraliyet Posta Ofisi bir seferde daha fazla yolcu ve yük taşımayı ve maliyetleri azaltmayı Titanic gibi büyük bir gemiyle başarabileceğini düşünüyordu. Ancak 1909’da suya indirilen ve henüz uluslararası gemi taşımacılığı standartları oluşmamışken 1912’de ilk Atlantik ötesi seferine çıkan Titanic hazin bir sonuçla tarih oluyordu. Titanic’in batışı büyük bir törenle suya indirilen geminin efsanesinin daha da artmasına neden oluyordu. Bu acı son ile Titanic dünya çapında haber olmuş ve hakkında büyük bir efsane meydana gelmiştir.

Kniaz Potemkine Tavritchesky


Rus Devriminin öncü hareketlerinden birisi olan ve efsanesi Sergei Eisentein tarafında 1925 yapımı Potomkin Zırhlısı filmiyle sinema aktarılan bu gemide yaşananlar tarihe geçmiştir. Yüzyılın hemen başında Rus kraliyeti himayesinde suya indirilen gemi, Katarina’nın gözdesi, Osmanlılarla Uşi anlaşmasının pazarlıkları yapıldığı bir dönemde hayatını kaybeden Prens Grigori Alasendrovich Potemkin’in adını taşıyordu. Gemiyle ilgili ilginç bir ayrıntıda geminin petrol yakıtı kullanan öncü gemilerden birisi olmasıdır. Dönemine göre oldukça erken bir tarihte petrol ile çalışan böyle büyük bir gemiye imza atan Rus mühendisler, gemi her ne kadar bir süre sonra yine kömürle çalıştırılmaya başlandıysa da, büyük bir başarıya imza atıyorlardı.

Gemi daha çok Devrime iki kalan içinde yaşanan asker ayaklanması ile tarihe geçmiştir. Zira Rus devriminde asker kitlenin sınıf mücadelesi veren işçilerden yana yer alması devrimin ivmelenmesi sağlamıştır. Askerlerdeki sınıf bilincinin de yükselmesinin en önemli anlarından birisi olan Potemkin Zırhlısı Ayaklanması bu anlamda tarihi bir öneme sahiptir. Potemkin zırhlısında yaşanan ayaklanma sonrasında gemi en son 1905’de Romanya’ya yol almıştı. Ancak geminin yönetimindeki askerlerin aksine Romanya medenileşme talebi içerisinde değildir. Romanya’dan yardım gelmez, mürettebat çaresizce Romanyalı yetkilere teslim olur. Romanya gemiyi Çarlık Rusya’sına geri gönderir. Gemi, Rus devrimi sırasında önce almanlar, ardından da Beyazruslar tarafından ele geçirilir. Sovyetlerin eline geçirilmesi istenmediği için batırılan Potemkin Sovyetlerin kurulmasından sonra ise denizaltından çıkarılır.

HMS Endeavour


İngiliz keşif gemisi Endeavour, ünlü kaşif kaptan James Cook’un Avustralya ve Yeni Zelanda’ya ilk kez ayak bastığı yolculuğunda kullandığı gemi olarak tarihe geçmiştir. 1764’de ilk kez suya indirilen gemi, Pasifikte bilimsel araştırmalar yapmak amacıyla İngiliz Donanması için yapılmıştı. Endeavour bir takım bilimsel gözlem için kullanıldıktan sonra James Cook tarafından satın alınır ve ilk büyük dünya seyahati için kullanılır.

Cook’un ilk seyahati Kraliyet Donanması ile Kraliyet Doğa Bilimleri Cemiyeti’nin hamiliğinde gerçekleştirilir. Ana amaç Venüs’ün güneş etrafındaki yolculuğunu gözlemlemek olsa da “Bilinmeyen Güney Toprakları”nı keşfetmek istenmektedir. Endeavour’un yolculuğu 1768’den 1771’e kadar tam üç yıl sürecektir. Cook’un Avustralya’ya yaptığı yolculuklar Avustralya’nın İngilizler tarafından kolonileştirilmesiyle sonlanacaktır. Avustralya’daki beyaz istilası Cook’un ve HMS Endeavour’un açtığı yoldan ilerlemiştir. Endeavour açtığı yolların daha sonra koloniciler tarafından kapatılmak istendiği için batırılana kadar anavatandan yeni kolonilere insan ve yük taşımıştır. İki binli yıllarda batırıldığı nokta tespit edilip, yeniden haberlerde yer bulmasına rağmen, denizaltından çıkarılamayacağı anlaşılmıştır.

Mayflower


Amerika’nın kolonileştirilmesi, Cumhuriyet ve Laik demokrasilerin tarihsel ve ideolojik temellendirilmesi ile ABD’nin yenidünyada ütopik bir rejim olarak hayat bulmasının başlangıcı çoğu zaman Püritenlerin bu yeni ve boş topraklara(!) yerleşmesi olarak alınır. Püritenlerin laik yaşam tarzı, İngiliz Kraliyetine karşı ideolojik ve dinsel soğuklukları ile Amerika’da özgürlük bulma hayalleri birleşince ABD’nin öncü temelleri atılmış oluyordu. Püritenleri büyük sıkıntı için oldukları İngiltere’den Amerika’ya taşıyan ilk gemi ise unutulmamıştır. Mayflower isimli geminin 102 yolcusu ve otuza yakın mürettebatı Amerika’da bugün Massachusetts olarak bilinen bölgeye ilk kolonileri kurarlar.

Bordo ile Londra arasında şarap taşıdığı düşünülen bu küçük yük gemisi, bir gemi dolusu hayalle birlikte, Anavatanda sığınamayan bu azınlık mensuplarını yeni kıtaya taşımıştı. Daha sonra Amerika’daki İngiliz Kolonilerinin Kraliyete karşı isyan bayrağını açmasında ve yenidünyada yeni bir cumhuriyet kurulmasında Püritenlerin her zaman temel olduğu vurgulanmıştır. Mayflower’ın günümüze ulaşmış net bir tasviri yada resmi yok ama anlatıya dair çizimlerinde ise geminin tarihi ve kültürel önemine karşın çok küçük olduğu gözlenmektedir. Küçük yapısına rağmen koca bir okyanusu aşıp gelen Mayflower, tarihi değiştirmiş ve dünya tarihinde büyük bir etki yaratmıştır.

Gemilerin sıradan bir ulaştırma aracından daha fazlası olduğu, tarih içinde daha iyi anlaşılmıştır. Gemiler taşıdıkları insanların tarihte üstlendikleri rol ile olduğu kadar kimi zaman taşıdıkları insanlardan daha fazla tarihte rol üstlenerek dikkat çekmişlerdir. Gemilerin üstlendikleri rol o kadar büyüktür ki uçakların yaygınlık kazanmasından sonra dahi gemiler anlam ve değer bakımdan yerlerini korumuşlardır. Gemilerde insanlığın hafızasına işlenen kimi anlar acıyla özdeşleşmiş iken kimilerinde ise mutluluk ve umut daha baskın gelmiştir. Her nasılsa geminin ortak kültürel geçmişimizdeki yeri vazgeçilmezdir.

Yararlanılan Kaynaklar:

  1. http://www.smithsonianmag.com/history/the-lost-fort-of-columbus-8026921/?all
  2. https://en.wikipedia.org/wiki/Victoria_(ship)
  3. http://www.rmg.co.uk/explore/sea-and-ships/facts/explorers-and-leaders/darwin
  4. http://www.bandirma.org/
  5. http://www.ussmissouri.com/page.aspx?pid=590
  6. http://www.hms-victory.com/history
  7. http://www.rmstitanic.net/learning-center/history/the-ship.html
  8. https://en.wikipedia.org/wiki/Russian_battleship_Potemkin
  9. https://en.wikipedia.org/wiki/HMS_Endeavour
  10. http://www.history.com/topics/mayflower

5 Nisan 2015 Pazar

Paralel Evren :9 maddede aldığımız her kararda yarattığımız dünya

9 maddede aldığımız her kararda yarattığımız dünya: Paralel Evren

9 maddede aldığımız her kararda yarattığımız dünya: Paralel Evren
9 maddede aldığımız her kararda yarattığımız dünya: Paralel Evren
 
"Acaba şöyle yapsaydım" dediğiniz anlar var mı geçmişinizde? O zaman içiniz rahat olsun siz zaten "öyle" yaptınız! Paralel Evrenler teorisine göre bir karar aşamasına geldiğiniz her an, oluşabilecek belki de milyonlarca sonuç aynı anda gelişiyor ve sonuçların uzandığı başka karar anları yeni alternatif evrenler oluşturuyor. Peki bu nasıl oluyor? İşte size 10 maddede Aldığımız her kararda yarattığımız dünya: Paralel Evren!
Haber: Oktay Volkan Alkaya - oktay.alkaya@radikal.com.tr /

Sabah kalktınız kahvaltınızı yaptınız dışarı çıkarken biraz oyalandınız ve binmeniz gereken otobüsü kaçırdınız. Eğer oyalanmamış olsaydınız o otobüse binmiştiniz ve o otobüste muhtemelen karşılaşacağınız hayatınızın aşkıyla tanışıp, bir kaç ay sonra evlenecektiniz. Ama hayır siz oyalandınız ve bir sonraki otobüse bindiniz, otobüs kaza yaptı ve bacağınız kırıldı. İşinizden oldunuz, ekonomik durumunuz kötüye gitti ve berbat bir hayatınız oldu. Aslında her iki ihtimal de aynı anda gerçekleşti. Çünkü olasılıkların gerçekleşme ihtimali sandığımızdan daha gerçek olabilir. Paralel evren dediğimiz şey, son dönemde popüler kültürün hayatın absürt hali olarak yorumladığından çok daha öte, çok daha ziyade bir olasılıklar dünyası. Gelin bir bakalım aslında hayatımızın hangi evresinde hangi halimizi yaşıyoruz...
1. Biricik değiliz!
Zamanın işleyiş yönünde belirginleşen koşutluk ayrıca bütün fizik kuralları ile perçinlenerek işler. Gördüğümüz duyumsadığımız algıladığımız yegâne büyük evrenin yanında hiç denenmemiş ama izlenimleri bellekte yer eden ve yaşayan küçük evrenler varsa bu biricikliğimizi ortadan kaldıran bir durum olur. Biraz karşık mı oldu? Şöyle özetleyelim, hani deriz ya "Bir ben var bende benden içeri" diye. Ona benzer bir durum. Aslında bizden başka bizler var ve hepsi şu an yaşadığımız hayatta denemediğimiz şeyleri deniyorlar.
2. İnanç bu işin neresinde?
Bazı dinler ve filozoflar tarafından sıkça tekrarlanan görülebilir evrenin ötesinde başka evrenler olduğu savını savunuyor. Havası suyu kimyası fiziği başka kanunlarla perçinlenmiş evrenler aslında uzun zamandır anlatılıyor. Cennetler, Cehennemler, Olympuslar, Valhallalar ve benzeri yaşam sonrası hayat alanları bu dünyadakinden çok farklı unsurlardan oluşuyor. Pekala bizim farklı tercihlerimizden oluşan paralel evrenlerimizden hangileri ölüm sonrasında nerede buluşup birleşecek? Kader eğer gerçekten varsa, alınyazımızda yaptığımız tercihlerden hangilerine imkan tanınıyor? Açıkçası bu noktada inanç ve paralel evrenleri ortak bir noktada buluşturmak çok güç çünkü, inancımıza göre doğru olan tercihleri yaptığımızda bir noktada günah işleyen bir olasılığımızı yaratmış oluyoruz.
3. Nereden çıktı bu paralel evren muhabbeti?
Her ne kadar tüm bu fikirlerin çıkış noktasında Einstein'ın görüşleri yatsa da; Paralel evrenler tanımı ilk kez Amerikalı fizikçi Hugh Everett tarafından ortaya atıldı. Zaman içinde kuantum mekaniğinin ilginç çok popüler ve bilimsel platformlarda çok tartışılan kuramlarından birisi oldu. Kimi zaman bağımsız ve farklı hiçbir şekilde birbiriyle etkileşime girmeyen çok sayıda evrenin varlığı öngörüldü. Bu evrenlerin bir araya gelmesi ve etkileşime geçmesi, her iki evrenin de yok olduğu bir sonuç olasılığını ortaya çıkarttığı kabul gören bir fikir oldu. İki farklı evrenin bir araya gelmesi, madde ile karşı madde çarpışması gibi bir sonuç yaratacağı düşünüldü.
4. Paralel evrende gözlemci nedir?
Kuantum mekaniği bilim tarihinde çift yarık deneyi olarak bilinen deneyde fotonun dalga mı yoksa parçacık mı olduğunu belirleyen şeyin gözlemcinin bilinci olduğunu söyler. Bir olgunun potansiyel durumdan işler hale gelmesi ve gerçekleşmesi katılımcının varlığı ile mümkün olabilir. Sistemin fiziksel özelliklerinde herhangi bir değişim olmaz değişim sadece bu özelliklerin potansiyellik ve güncelliğinde ortaya çıkar. Fizikçi Jack Sarfattiye göre gözlemcinin fikri birçok olguyu açıklayabilir. Örneğin bir sıvı veya gazdaki parçacıklar durmadan ileri geri hareket eder. Ona göre parçacıkların bir oraya bir buraya çarpmasının asıl nedeni katılımcıların zihinsel etkinlikleridir.
5. Çoklu evren çoklu olasılık
Birden çok olası evrenin öngörülen kümesi çoklu evrenler adlı bir teoriyle ifade ediliyor. Çoklu evrenin yapısı her evrenin kendi doğası ve birbirleri arasında kurulu çeşitli ilgiyle beliriyor. Çoklu evren tanımı fizik felsefe kurgu ve kısmen bilim kurgu alanlarında hipotezlerle ifade edilir. İlk defa William James tarafından kullanılan terim bilimkurgu yazarı Michael Moorcock tarafından yaygınlaştırıldı. Aynı tanım çoğu zaman alternatif evrenler paralel dünyalar paralel evrenler biçiminde de kullanılıyor. Bu konuyu kavramak için pratik bir alıştırma yapmak isteyenlere kesinlikle tavsiye edilecek film: 2013 yapımı Coherence'dir. Yönetmen James Ward Byrkit'in ilk uzun metrajlı sinema filmi olan Coherence, çoklu evren olasılıkları üzerinde ufkunuzu açacak bir senaryo ve olay örgüsüne sahip.
6. Schrödinger'in kedisi
Schrödinger'in Kedisi, Avusturyalı fizikçi Erwin Schrödinger tarafından ortaya atılmış, kuantum fiziğiyle ilgili olan, hakkında çok tartışma yapılmış düşünce deneyi. Genellikle kuantum mekaniği ve Kopenhag Yorumu'yla ilgili bir paradoks olarak bilinir. Schrödinger’in kedisi paradox diye tanımlanan düşünülmüş bir teoridir,Erwin Schrödinger tarafından 1935' te icat edilmiş. Schrödinger, problem olarak gördüğü günlük nesnelere uygulanan kuantum mekaniğinin Copenhagen yorumunu resimlendirdi.Bir kedi ölü ya da diri olabileceği rastgele bir duruma bırakılıyor ve karar vermek için gözlemlemeye ihtiyaç duyuluyor. Bu düşünülmüş deney, özellikle kuantum mekaniğinin teoriksel yorumunun tartışmasıdır.
Schrödinger’ in kedisi; bir kedi bir küçük şişe zehir ve radyoaktif kaynakla bir kapalı bir kutuya bırakılıyor. Eğer içerideki monitör radyoaktifliği algılarsa(azalmakta olan tek atom)küçük şişe kırılır, zehir kediyi öldürür. Bir süre sonra kuantum mekaniğin Copenhagen anlamdırması kedinin bir dalga fonksiyonu olduğunu anlık olarak hayatta veya ölü olma ihtimalini vurgular.Kutuya bir kez bakıldığında kedi canlı veya ölü olabilir, ikisi birden olamaz. Her iki olasık da farklı evrenlerde farklı sonuçlara yol açar.
7. Dejavu
Peki evrenler birbiriyle iletişime geçebiliyorsa? Aslında geçiyorlar. Farklı evrenlerde yapılan tercihler bazen mutlak bir evren sonucunu ortaya çıkartır ve bu mutlak sonuç şu an yaşamakta olduğunuz evrense, diğer yollardan geçen evrenler bilincinize farklı anılar yüklerler. Bu da dejavu dediğimiz olayın yaşanmasını ortaya çıkartır. En azından böyle tahmin ediliyor. Misal daha önce gördüğünüzü hissettiğiniz bir şeyi, başka bir evrende görmüş olabilirsiniz. Bu size iyi hissettirmeli aslında çünkü daha önce yaptığınız bir tercihin sizi yine aynı noktaya getirdiğini, getireceğini doğrulamanın yegane yoludur dejavular. Daha önce yaşadığınızı hissettiğiniz anlar çoksa, bilin ki geçmişte yaptığınız pek çok tercih aslında mutlak yaşayacağınız evreni hiç bir şekilde etkilememişse. Dejavu hissiniz azsa bilin ki yaptığınız tercihler paralel evrenlerdeki kimliğinizi sizden çok uzaklara taşımıştır!
8. Rüyalar
Rüyaların sırrı hala insanlığın çözemediği bir gizem. Ancak paralel evren fikrinde rüyalar bir mantığa oturuyor. Pek çok rüyamızda saçma sapan şeyler görüyoruz değil mi? Bunlar aslında paralel evrende yaşadığımız şeylerin bize aktarımı olarak kafamızda beliriyor. Rüyanızda öldüğünüzü görüyorsunuz misal, bilin ki bir tercihiniz sebebiyle gittiğiniz bir evrende öldünüz. Ya da daha önce gidip görmediğiniz yerleri görüyorsanız rüyalarınızda, bilin ki paralel evrende zaten oraya gitmiştiniz.
9. Toparlama
Şimdi bu yazıyı paralel evrenler fikrine bir giriş olarak kabul edin ve daha fazlasını bilimsel makalelerden ve araştırmalardan öğrenmeye çalışın. Çünkü paralel evren gibi Einstein'dan günümüze pek çok bilim adamının birikimiyle ortaya konulmuş bir teoriyi tek bir sayfada tüm detaylarıyla anlatmak mümkün değil. Hele ki bu kadar kafa karıştırıcı unsurlara sahip bir konuyu aktarmak için belki de bir kitabı ele almak gerekir. Bu noktada da yazının hemen ardından bir fincan çay eşliğinde elinize alabileceğiniz keyifli bir eseri paylaşarak size bir güzellik yapmış olalım.
Metis yayınlarından çıkan : Schrödinger'in Kedisinin Peşinde Kuantum Fiziği ve Gerçeklik adlı eser, John Gribbin'in olabildiğince herkesin anlayabileceği bir dilde paralel evren konusunu anlattığı bir çalışma. "Öteki Siz"i merak ediyorsanız işte başlama noktanız burası. Yapacağınız tüm tercihler şimdiden hayırlı olsun.
 
 
 

29 Mart 2015 Pazar

İlk denizaltı tahtelbahir

İlk denizaltı tahtelbahir


Dünyadaki ilk denizaltı, 1719 yılında Osmanlı Devleti'nde yapıldı. Mimar İbrahim Efendi tarafından yapılan yaklaşık 15 metre uzunluğundaki bu denizaltının ismi 'Tahtelbahir'di. İlk defa bir sünnet şöleni sırasında halka sergilendi.


İlk denizaltı tahtelbahir
Ağız kısımlarından birleştirilmiş kayıklardan oluşan denizaltı, su geçirmemesi için katranla kaplanmıştı. Batıp tekrar su yüzüne çıkmasını sağlayan sistem ise halatlarla tekneye bağlanan ağırlıkların bırakılıp tekrar toplanmasıyla sağlanıyordu. Teknenin dış tarafındaysa yelpazeye benzer uçlar, su altında içeridekilerin nefes almasını sağlamak amacıyla bir havalandırma sistemi oluşturuyor.

Mimar İbrahim Efendi, bu sistemin gövde üzerinde çirkin gözükmesini önlemek için dışarıdaki uçların gövdeye konan kuş görünümü almasını sağlamıştı.

Seyyid Vehbi'nin Sürname-i Hümayun'da anlattığı bu mucize buluş bize Osmanlılarda denizaltıların ilk denemelerinin başarıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Dünyanın ilk denizaltısı olan Tahtelbahir,  bilim ve medeniyet konusunda Türklerin Batı'dan çok zaman önce uzun yollar katettiğinin de bir resmidir.

Bu buluştan bir asır sonraysa dünya tarihi yine bir ilke sahne olacak ve Sultan İkinci Abdülhamid'in direktifleriyle dünyanın torpil atabilen ilk denizaltısı donanmamıza kazandırılacaktı. 6 eylül 1886 yılında suya indirilen ve Abdülhamid adı verilen denizaltı dünya tarihinin savaşçı özellikleri taşıyan ilk denizaltısıdır.

27 Mart 2015 Cuma

Paralel Evrenin Kapısı

Paralel Evrenin Kapısı Gelecek Hafta CERN'de Aralanıyor

Paralel Evrenin Kapısı Gelecek Hafta Aralanıyor
Büyük Hadron Çarpıştırıcısını denemeye devam eden bilim adamları, gelecek hafta yapacakları deneyde paralel evrenlerle iletişim kurabileceklerini ifade ettiler. Aklımıza hemen Half Life geliyor nedense?
LHC’nin (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) gelecek hafta yapılacak olan deneyi sessiz sedasız yaklaşıyor. Ancak CERN laboratuvarlarında herkes o kadar sakin değil. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC İngilizcesi Large Hadron Collider), İsviçre'de Cenova CERN laboratuvarlarında 2008 yılında devreye girdi ve yüksek enerjili parçacık fiziği deneyleri yapılmasına imkân veren bir proje olarak tanındı.
Büyük Hadron Çarpıştırıcısı
İsviçre - Fransa sınırında, daha önce İkinci Dünya Savaşı’nda kullanılmış olan ve yerin 100 metre altında, 27 km uzunluğunda olan LEP tünelinde kurulmuş olan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, protonlara ilave olarak da kurşun iyonlarını ışık hızına çok yakın bir hıza ulaştırarak çarpıştırabiliyor.
Çarpışmalarda ortaya çıkması beklenen mikro kara deliklerin ve gizemli cisimlerin dünyayı yok edeceğine inanılıyor ve solucan deliklerinin oluşarak zamanda yolculuğun mümkün olabileceği söyleniyordu.
Paralel Evrenin Kapısı Gelecek Hafta Aralanıyor
Bunların hiçbiri olmadı ancak, önümüzdeki hafta denenecek olan yeni bir girişim paralel evrenin kapılarını aralayabilecek. Yapılacak olan deney sadece fizik kurallarına değil felsefe kuramlarında da gerçekleşmesi muhtemel sonuçlar oluşturacak diye düşünülüyor.
Kuantum mekaniğinin yorumlarından biri olan Paralel Evren kuramı; gerçekliğin kendisi olarak tüm evren için tek ve evrensel bir dalgalanma fonksiyonunu anlatır. Bu evrensel dalga fonksiyonu, dünyadaki bütün olasılıkları ve hatta bunun dışında olası bütün dünyaları kapsıyor. Yani yaptığımız her şeyin evrende bir etki yarattığı kuramı olarak da biliniyor.
LHC bilim adamları bir arada
Gelecek hafta yapılacak olan deneyde, CERN bilim adamları paralel dünyalardan çok başka boyutlardaki evrenleri bulabileceklerine inanıyorlar. Yapılacak olan deneyin bir küçük kara delik oluşturacağı ve bu deliğin başka boyutlardaki evrenlere açılacak bir kapı olabileceği savunuluyor. Bunun için LHC 11 trilyon tera elektron volt şiddetinde parçacık çarpıştıracak.
Tesis ve LHC ile lgili küçük bir belgeseli videomuzdan izleyebilirsiniz.


13 Mart 2015 Cuma

Evren: Dev Zaman Makinesi

Evren: Dev Zaman Makinesi
Zamanda yolculuk yapmak insanoğlunun en büyük hayallerinden. Ancak bırakın zamanda yolculuk yapmayı, henüz zamanı tanımlamayı bile başarabilmiş değiliz.


Yine de bir zaman makinesinin içinde yaşadığımızı söyleyebiliriz. Evren, Büyük Patlama’dan bugüne kadar geçen süreyi adeta gözlerimizin önüne seriyor.
Isaac Newton’ın mutlak zaman ve mekân kavramları, Newton mekaniğinin temel yapı taşlarını oluşturur. Newton’a göre zaman mutlaktır ve uzayın her noktasında aynı hızla akar. Basitçe söylemek gerekirse bizim 1 saniyemiz ile başkalarının 1 saniyesi arasında fark yoktur.
Einstein ise özel görelilik kuramı ile ışık hızına yakın hızlarda hareket eden nesneler için zamanın daha yavaş ilerlediğini ortaya koymuş, ardından genel görelilik kuramı ile kütleçekimini yeniden tanımlamıştır. Einstein’a göre kütleçekiminin kaynağı, kütlelerin uzay-zamanın dokusunda sebep olduğu eğilmelerdir. Buradan da, kütlenin zamanın akış hızını etkilediği sonucuna ulaşılır.
Konumumuzu belirlememizi sağlayan GPS uyduları, Dünya’nın etrafında, yeryüzündeki insanlara oranla daha hızlı hareket eder. Uyduların göreceli hızından ötürü, zaman uydular için farklı akar. Bu fark herhangi bir sinyal kaymasından ya da saatlerin bozuk olmasından kaynaklanmaz. Einstein’ın genel görelilik kuramı tarafından çok büyük bir kesinlikle tahmin edilebilir. Uyduların bize göre daha hızlı hareket etmesi uydulardaki saatlerin daha yavaş çalışmasına ve her gün yeryüzündeki saatlere göre 7 mikrosaniye (0,000007 saniye) geri kalmasına neden olur. Diğer yandan Dünya’nın kütleçekiminin etkisi uydulardaki saatlerin daha hızlı çalışmasına ve her gün yeryüzündeki saatlerden 45 mikrosaniye ileri gitmesine neden olur. Sonuç olarak uydulardaki saatler her gün yeryüzündeki saatlerden 45-7=38 mikrosaniye ileri gider. Dikkate değer gibi görünmese de, eğer bu fark giderilmeseydi GPS sistemi hiçbir işe yaramazdı. Örneğin 24 uydunun tümündeki saatleri, Dünya’daki saatlere göre ayarladığınızı ama görelilik kuramlarını hesaba katmadığınızı düşünün. Bunun sonucunda uydular konumlandırma yaparken 1 gün için 10 km hata vermeye başlayacak ve bu hata katlanarak büyümeye devam edecektir. Benzer şekilde, kozmonot Sergei Avdeyev, uzayda geçirdiği 747 günün sonunda yeryüzündeki insanlardan 0,02 saniye daha az yaşlanmıştır. Bütün bunlar zamanda yolculuk anlamına mı geliyor?
Gökyüzüne baktığımız her an aslında geçmişi seyrediyoruz. Bize en yakın yıldız olan Güneş, Dünya’dan 150 milyon km uzakta. Güneş ışınları ışık hızı nedeniyle yeryüzüne 8,4 dakikada ulaştığı için Güneş’in şu anki konumunu değil 8,4 dakika önceki konumunu görürüz. Güneş Sistemi’ne en yakın yıldız Proksima Erboğa ise 4,24 ışık yılı uzakta. Eğer bu yıldızı 2015 yılının Mart ayında gökyüzünde görebilirsek, aslında onun ancak Ekim 2010’daki halini görmüş olacağız.
Güneş Sistemi, Samanyolu Gökadası’nın bir üyesidir. Samanyolu’nun en yakın komşusu ise 3,75 milyar yıl sonra çarpışacağımız Andromeda Gökadası. Andromeda, ay ışığının ve yapay ışıkların olmadığı bir gecede çıplak gözle görülebiliyor. Bizden tam 2,5 milyon ışık yılı uzakta, yaklaşık 1 trilyon yıldıza ev sahipliği yapan bir gökadayı seyredebilmek büyüleyici değil mi? Peki Andromeda’nın, çok detaylı olmasa da, 2,5 milyon yıl önceki halini izlemek bir nevi zamanda yolculuk sayılmaz mı?
Hawking’in dediği gibi “Eğer zamanda yolculuk mümkünse, gelecekten gelen misafirlerimiz nerede?”
Kaynak
Uğur ÇONTU
http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/evren-dev-zaman-makinesi#sthash.QPt6SLLz.dpuf

8 Mart 2015 Pazar

Dev karadelik

Evrenin 'şafağında' dev karadelik
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Gökbilimciler, Evren'deki en eski ve en büyük süper dev karadeliği bulmuş olabileceklerini açıkladı. Karadeliğin kütlesi Güneş'in yaklaşık 12 milyar katı.
 
Büyük Patlama'dan sadece 900 milyon oluşan ve kütlesi Güneş'in tam 12 milyar katına denk gelen süper dev karadelik keşfedildi. Gökbilimciler, karadeliklerin 'anası' olabileceğini belirttikleri dev kozmik yapının Güneş'in bir milyar katı daha fazla enerji saçtığını açıkladı.
Derin uzaydaki en yüksek enerji ve parlaklığa sahip kozmik yapıları temsil eden bir kuasarın merkezinde yer alan süper dev karadelik, Samanyolu'nun merkezinde yatan karadeliği de yanında cüce bırakıyor. Samanyolu'nun merkezindeki karadeliğin kütlesinin, Güneş'in yaklaşık 3 milyon katı olduğu düşünüldüğünde yeni keşfedilen karadeliğin büyüklüğü daha iyi anlaşılıyor.
Araştırmada yer alan Arizona Üniversitesi'nden Xiaohui Fan, 'birçok gökbilimcinin evrenin erken döneminde bu kadar büyük bir kozmik yapının var olduğuna şaşırdığını' belirtti. Steward Gözlemevi'nde görev alan Fan, CBS News'a yaptığı açıklamada, "Karadeliklerin büyümesi için zaman gerekiyor... Bir tohumdan büyüme başlıyor ve zaman içinde daha fazla materyal toplayarak büyümeye devam ediyor. Keşfedilen karadelik bebekliğinde devasa bir boyut kazanmış" ifadesini kullandı.
Almanya'nın Max Planck Astronomi Enstitüsü'nden Bram Venemas ise karadeliğin büyüklüğü karşısında şaşkına döndüğünü söyledi. Venemas, "Teorik olarak Güneş'in kütlesinin 10 milyar katından fazlasına sahip bir karadeliğin Büyük Patlama'nın üzerinden 1 milyar yıl geçmeden bulmak akıl almaz bir durum... Yine de Evren'in bu kadar erken zamanına ait bir sırrı ortaya çıkarmak şaşırtıcı" yorumunu yaptı.
Derin uzayı aydınlatıyor
Nature dergisinde yayımlanan araştırmaya göre, süper dev karadeliğin merkezinde yer aldığı SDSS J0100+2802 kuasarı, Güneş'ten yaklaşık 420 trilyon kat daha parlak. Makalenin yazarlarından Pekin Üniversitesi öğretim üyesi Xue-Bing Wu, "Bu kadar parlak ve büyük olması karadeliği gibi kuasarı da nadir kılıyor... En uzak galaksideki deniz feneri gibi bizim için Evren'in erken zamanlarını aydınlatıyor" dedi.
Samanyolu'nun ötesindeki en güçlü kozmik yapılar olarak kabul edilen kuasarların ilki, 1963 yılında keşfedilmişti. Gökbilimciler o tarihten bu yana 0.7 milyar yıl ve sonrasında oluşmuş yaklaşık 200 bin kuasar keşfetti.
Fan, parlaklıkları sayesinde tespit edilmeleri çok daha kolay olan kuasarların derin uzay keşiflerini kolaylaştırdığını, Evren'in evrimine uzanan sinyallere benzediklerini ifade etti.
Kaynak: Al Jazeera Türk

1 Mart 2015 Pazar

ATEŞİ YALITAN MUCİZE: AEROJEL

ATEŞİ YALITAN MUCİZE: AEROJEL Doğa Ve Teknoloji


AerojelUzay teknolojisinde kullanılan aerojel, silika esaslı bir katı malzemedir. Milyonlarca ufak delikten oluşan yüzeyi, süngeri andırır. %99.8'i havadan oluşmaktadır. Işığı geçirgen narin yapısı, ona “donmuş duman” adı verilmesine sebep olmuştur.
En gelişmiş fiber-glas yalıtım malzemesinden 39 kat daha fazla yalıtım kabiliyetine sahiptir.
Aerojeller, bir başka silika (kum) esaslı madde olan camla kıyaslandığında 1000 kat daha az yoğunluğa ve delikli bir yapıya sahiptir. Büyüklüğü milimetrenin milyarda biri kadar olan delikler, bir ağ gibi malzemenin içini kuşatır ve deliklerin etrafı da başka bir malzeme ile kaplıdır.
Uzayda dolaşan toz zerrelerini yakalayabilmek amacıyla gönderilecek olan Spacedust (uzay tozu) Gemisi’ne aerojelden oluşan bir panel eklendi. Uzayda yüksek hızla dolaşan toz zerreleri, bu panel sayesinde hiçbir hasara uğramadan dünyaya getirilebilecek.
Aerojel, bilinen köpüklerden ve diğer yalıtım maddelerinden çok daha üstün özelliklere sahiptir. Öyle ki, oksijen kaynağıyla direkt verilen ateşi bile yalıtabilmektedir (solda).(1)
Aerojel
Aerojel Nasıl Elde Edilir?
Aerojeller, silika esaslı sıvı bir jelin yüksek ısı ve basınç altında daha önceden belirlenmiş kritik bir noktaya kadar kurutulması ile elde ediliyor. NASA’ya ait Jet Propulsion Laboratuarları’nda üretilen aerojeller, neredeyse havanın yoğunluğuna yaklaşmış durumda...
“…yakın geçmişte NASA tarafından rafine edilerek dünyanın en hafif katı maddesi olarak onaylandı. Evet, bu madde Guinness Rekorlar Kitabı’na bilinen en hafif katı madde olarak girdi. Özgül ağırlığı 0.00011 olan (havanınki 0.0004) aerojelin görüntüsü, bir alanda toplanarak dondurulmuş şeffaf ve ağırlıksız bir dumana benziyor; ancak bu görüntünün ardında oldukça sert bir madde yatıyor.”(2)
Kaya Bloğu
Küçük bir parça aeorjel büyük bir kaya bloğunu hiçbir deformasyona uğramadan taşıyabilmektedir.
Aerojellerle ilgili olarak , masrafları Amerikan hükümeti tarafından karşılanan bir proje yürütülmektedir. Berkeley Laboratuarları’nda devam etmekte olan bu projede, aerojelleri günlük kullanıma sunmaya yönelik araştırma faaliyetleri yürütülmektedir. Aerojelin doğaya zarar vermeyen yapısı, bu konuda cesaretlendirici bir rol oynamaktadır. Parçalanan bir aerojel parçasından geriye sadece doğada her an bulunabilen % 100 doğal bir malzeme kalmaktadır: Kum…
Kurşunu Bile Durduran Güç
Aerojellerin kinetik enerjiyi emen yapısı, bu maddenin, önümüzdeki yıllarda güvenlik ve yalıtım alanlarında kullanılacağına dair güçlü sinyaller vermektedir. Geleceğin arabalarında, kazaların etkilerini önleyici aerojelleri görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Yakın bir gelecekte, diz üstü bilgisayarlar ya da elektronik uçak kontrol mekanizmaları gibi değerli malzemelerin yapımında aerojeller önemli yer tutacaktır.
Bugün pek çok bilim adamı, doğadaki muhteşem yapının farkına varmış ve bu tasarımları rehber edinmiştir. Bu sayede, bundan 50 yıl önce ancak bilim kurgu filmlerinde görülebilecek malzemeler, bugün günlük yaşamda yerlerini almaktadırlar.
Yüce Rabbimiz, yeryüzünü sonsuz sanatının örnekleriyle donatmıştır. Görmesini bilen bir göz için, her yer Rabbimiz'in sonsuz aklının, sonsuz bilgisinin delilleri ile doludur.
 
Alıntılar
(1) www.jpl.nasa.gov/technology/features/aerogel.html
(2) http://www.ntv.com.tr/news/195126.asp?cp1=1
 
 
http://www.evrenvebilim.com/aerojel.html

EĞER YILDIZLAR BİRBİRLERİNE BİRAZ DAHA YAKIN OLSALARDI

EĞER YILDIZLAR BİRBİRLERİNE BİRAZ DAHA YAKIN OLSALARDI Uzay


 
Guy Murchie, Amerikalı bilim yazarı (1)
YıldızMilattan sonra 1054 yılının 4 Temmuz gecesi, Çin İmparatorluğu'nun astronomları, gökyüzünde çok dikkat çekici bir olayın gerçekleştiğini gözlemlediler. Gökyüzündeki boğa burcunun yakınlarında, aniden çok parlak bir yıldız ortaya çıktı. Yıldız o kadar parlaktı ki, ışığı gündüzleri bile kolaylıkla farkedilebiliyor, gece ise neredeyse Ay'dan daha parlak görünüyordu.
Çinli astronomların gördükleri ve kaydettikleri bu olay, evrendeki en ilginç astronomik oluşumlardan biriydi aslında. Bu bir "süpernova"ydı.
Süpernova deyimi, astronomlar tarafından bir yıldızın patlayarak dağılmasını isimlendirmek için kullanılır. Dev bir yıldız, korkunç bir patlama ile kendisini yok eder ve içindeki madde de yine korkunç bir hızla dört bir yana dağılır. Bu patlama sırasında yayılan ışık, yıldızın normal ışımasından binlerce kat daha kuvvetlidir.
Astronomlar süpernovaların evrenin oluşumunda çok önemli bir rol oynadığını düşünürler. Bu patlamalar, astronomların tahminine göre, maddenin evrende bir noktadan başka noktalara taşınması işine yarar. Patlama sonucunda dağılan yıldız artıklarının, evrenin başka köşelerinde birikerek yeniden yıldızlar ya da yıldız sistemleri oluşturduğu varsayılmaktadır. Bu varsayıma göre, Güneş, Güneş Sistemi içindeki gezegenler ve bu arada elbette bizim Dünyamız da, çok eski zamanlarda gerçekleşmiş bir süpernova patlamasının sonucunda ortaya çıkmıştır.
Ancak işin ilginç yanı, ilk bakışta basit birer patlama gibi durabilecek olan süpernovaların, gerçekte çok hassas bazı dengeler üzerine kurulmuş olmalarıdır. Michael Denton, Nature's Destiny (Doğanın Kaderi) adlı kitabında şöyle yazar:
Süpernova
Hubble uzay teleskopu tarafından görüntülenen 1987A isimli süpernova.
Süpernovalar ve aslında bütün yıldızlar arasındaki mesafeler çok kritik bir konudur. Galaksimizde yıldızların birbirlerine ortalama uzaklıkları 30 milyon mildir. Eğer bu mesafe biraz daha az olsaydı, gezegenlerin yörüngeleri istikrarsız hale gelirdi. Eğer biraz daha fazla olsaydı, bir süpernova tarafından dağıtılan madde o kadar dağınık hale gelecekti ki, bizimkine benzer gezegen sistemleri büyük olasılıkla asla oluşamayacaktı. Eğer evren yaşam için uygun bir mekan olacaksa, süpernova patlamaları çok belirli bir oranda gerçekleşmeli ve bu patlamalar ile diğer tüm yıldızlar arasındaki uzaklık, çok belirli bir uzaklık olmalıdır. Bu uzaklık, şu an zaten var olan uzaklıktır.(2)
Süpernovaların oranları ve yıldızların mesafeleri, aslında evrenin sahip olduğu büyük düzenin çok küçük iki ayrıntısıdır. Evreni biraz daha detaylı olarak incelediğimizde ise, karşılaştığımız düzen olağanüstüdür. Bunlardan bir tanesi de yıldızlar arasındaki mesafedir.


Boşluklar Niçin Var?
Big Bang'den sonra ortaya çıkan evren, öncelikle sadece hidrojen ve helyumdan ibaret bir gaz yığını olmuş, sonra ise bu gaz yığını, özellikle tasarlanmış olduğu açık olan nükleer reaksiyonlarla daha ağır elementleri meydana getirmiştir. Ama evrenin yaşam için uygun bir yer haline dönüşmesi, sadece ağır elementlerin varlığıyla mümkün olmaz. Bundan da önemli olan bir nokta, evrenin nasıl bir şekil ve düzen aldığıdır.
Bu incelemeye, önce evrenin ne kadar büyük olduğuna bakarak başlayalım.
Dünya gezegeni, bildiğimiz gibi Güneş Sistemi'nin bir parçasıdır. Bu sistem, evrenin içindeki diğer yıldızlara göre orta-küçük bir yıldız olan Güneş'in etrafında dönmekte olan dokuz gezegenden ve onların elli dört uydusundan oluşur. Dünya, sistemde Güneş'e en yakın üçüncü gezegendir.
YıldızlarÖnce bu sistemin büyüklüğünü kavramaya çalışalım. Güneş'in çapı, Dünya'nın çapının 103 katı kadardır. Bunu bir benzetmeyle açıklayalım; eğer çapı 12.200 km. olan Dünya'yı bir misket büyüklüğüne getirirsek, Güneş de bildiğimiz futbol toplarının iki katı kadar büyüklükte yuvarlak bir küre haline gelir. Ama asıl ilginç olan, aradaki mesafedir. Gerçeklere uygun bir model kurmamız için, misket büyüklüğündeki Dünya ile top büyüklüğündeki Güneş'in arasını yaklaşık 280 metre yapmamız gerekir. Güneş Sistemi'nin en dışında bulunan gezegenleri ise kilometrelerce öteye taşımamız gerekecektir.
Ancak bu kadar dev bir boyuta sahip olan Güneş Sistemi, içinde bulunduğu Samanyolu galaksisine oranla oldukça mütevazidir. Çünkü Samanyolu galaksisinin içinde, Güneş gibi ve çoğu ondan daha büyük olmak üzere yaklaşık 250 milyar yıldız vardır. Bu yıldızların içinde Güneş'e en yakın olanı Alpha Centauri'dir. Eğer Alpha Centauri'yi az önce yaptığımız ölçeğe, yani Dünya'nın misket büyüklüğünde olduğu ve Güneş ile Dünya'nın arasının 280 metre tuttuğu ölçeğe yerleştirirsek, onu Güneş'in 78 bin kilometre uzağına koymamız gerekir!
Evren
Modeli biraz daha küçültelim. Dünya'yı gözle zor görülen bir toz zerresi kadar yapalım. O zaman Güneş ceviz büyüklüğünde olacak ve Dünya'ya üç metre mesafede yer alacaktır. Bu ölçek içinde Alpha Centauri'yi ise Güneş'ten 640 kilometre uzağa koymamız gerekir.
Samanyolu galaksisi, işte aralarında bu denli inanılmaz mesafeler bulunan 250 milyar yıldızı barındırır. Spiral şeklindeki bu galaksinin kollarının birisinde, bizim Güneşimiz yer almaktadır.
Ancak ilginç olan, Samanyolu galaksisinin de uzayın geneli düşünüldüğünde çok "küçük" bir yer oluşudur. Çünkü uzayda başka galaksiler de vardır, hem de tahminlere göre, yaklaşık 300 milyar kadar!... Bu galaksilerin arasındaki boşluklar ise, Güneş ile Alpha Centauri arasındaki boşluğun milyonlarca katı kadardır.
George Greenstein, bu akıl almaz büyüklükle ilgili, The Symbiotic Universe (Simbiyotik Evren) adlı kitabında şöyle yazar:
Eğer yıldızlar birbirlerine biraz daha yakın olsalar, astrofizik çok da farklı olmazdı. Yıldızlarda, nebulalarda ve diğer gök cisimlerinde süregiden temel fiziksel işlemlerde hiçbir değişim gerçekleşmezdi. Uzak bir noktadan bakıldığında, galaksimizin görünüşü de şimdikiyle aynı olurdu. Tek fark, gece çimler üzerine uzanıp da izlediğim gökyüzünde çok daha fazla sayıda yıldız bulunması olurdu. Ama pardon, evet; bir fark daha olurdu: Bu manzarayı seyredecek olan "ben" olmazdım... Uzaydaki bu devasa boşluk, bizim varlığımızın bir ön şartıdır.(3)
Greenstein, bunun nedenini de açıklar; uzaydaki büyük boşluklar, bazı fiziksel değişkenlerin tam insan yaşamına uygun biçimde şekillenmesini sağlamaktadır. Ayrıca Dünya'nın, uzay boşluğunda gezinen dev gök cisimleriyle çarpışmasını engelleyen etken de, evrendeki gök cisimlerinin arasının bu denli büyük boşluklarla dolu oluşudur.
Kısacası evrendeki gök cisimlerinin dağılımı, insanın yaşamı için tam olması gereken yapıdadır. Dev boşluklar, amaçsız yere ortaya çıkmamışlardır; amaçlı bir yaratılışın sonucudurlar.
 
Alıntılar
(1) Guy Murchie, The Seven Mysteries of Life, Boston: The Houghton Mifflin Company, 1978, s. 598
(2) Michael Denton, Nature's Destiny, s. 11
(3) George Greenstein, The Symbiotic Universe, s. 21
 
http://www.evrenvebilim.com/bosluklar.html
 

20 MİLYON YILLIK ÖRÜMCEK FOSİLİ

20 MİLYON YILLIK ÖRÜMCEK FOSİLİBİZE NE ANLATIYOR?
Evrim Yanılgısı


Karıncalardan ağaçlara, yarasalardan köpek balıklarına kadar çok çeşitli türlere ait yaşayan fosiller mevcuttur. Bu durum, doğa tarihi boyunca hiçbir evrimleşme yaşanmadığının kesin bir belgesidir. Manchester Üniversitesi'nde bir araştırmacı olan Dr. David Penney tarafından bulunan, kan içeren ilk örnek olma özelliğindeki örümcek fosili de son dönemlerde "yaşayan fosiller" listesine eklenen ve tarih boyunca evrim yaşanmadığını kanıtlayan açık örneklerden yalnızca biridir.
Reçine İçinde 20 Milyon Yıl Gizlenen Mucize
"Yaklaşık yirmi milyon yıl önce ağaçtan yukarı tırmanmakta olan bir örümcek, üzerine aniden akan reçinenin içinde hapsoldu ve öldü."
Manchester Üniversitesi'nden Dr. David Penney, reçine içinde bulduğu örümcek fosilini böyle açıklamaktadır. Araştırmacı, fosili, Dominik Cumhuriyeti'ne 2003 yılında yaptığı bir ziyaret sırasında buldu. Fosil üzerinde daha sonra gerçekleştirdiği araştırmalar ise şaşırtıcı bir bulgu ortaya koydu. Örümcekten iki minik damla kan yirmi milyon yıl boyunca bozulmadan kalmış, günümüze ulaşabilmişti. Böylece Penney'nin fosili, kan içeren ilk örnek olarak literatüre geçti.
Bilim çevrelerinde heyecan uyandıran fosil... Bilim adamları daha ileri araştırmalar için örümcek fosilinin kanından DNA elde edebilmeyi umduklarını açıklamışlardır. İçindeki kan örneğiyle bir ilk olan örümcek fosilinin bilim çevrelerinde ne denli büyük bir heyecana sebep olduğu, fosili bulan Dr. Penney'nin ifadelerinden de açıkça anlaşılmaktadır:
 "İçinde tek bir örümcek barındıran bir tutam reçinenin günümüzden yirmi milyon yıl öncesine bir pencere açabilecek olması harika... Örümceğin bedeninin reçinedeki kana göre pozisyonunu analiz ederek nasıl öldüğünü, o anda hangi yöne gitmekte olduğunu ve hatta hangi hızda hareket ettiğini dahi bulmamız mümkün olabilecek".
Örümcek Fosili
Evrimci Bir Bilim Adamının İtirafı
David Raup"Bazı insanlar fosillerin, Darwin'in hayatın tarihi hakkındaki görüşlerine kanıt olduğunu zanneder. Oysa ki bu kesinlikle yanlış bir düşüncedir." (Dr. David Raup (Chicago Doğa Tarihi Müzesi, Jeoloji Bölümü Başkanı) SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland)
 
Örümcek Fosilinden Evrim Teorisine Darbe
  1. Örümcek FosiliDetayları Paleontology bilimsel dergisinde (2005, cilt. 48, bölüm 5) yayınlanan fosil bulgusu, örümceklerin yirmi milyon yıllık geçmişi hakkında çok önemli bir başka bilgi de sağlamaktadır: Söz konusu örümcek, günümüzde Güney Amerika'da yaygın olarak bulunan Filistitatidae örümcek ailesine ait ve yaşamakta olan örneklerinden farksız. Bu ise onu bir "yaşayan fosil" yapmaktadır.
  2. Yaşayan fosiller, günümüzdeki örnekleriyle fosil örnekleri arasında farklılık bulunmayan, dolayısıyla türlerin milyonlarca yıl boyunca hiçbir evrim geçirmediği gerçeğine ayna tutan kanıtlardır. Bu yönleriyle evrim teorisine ağır bir darbe oluşturmaktadırlar.
  3. Evrim teorisi, ancak değişen çevre şartlarına uyum sağlayabilen canlıların hayatta kalacağını, hayali birtakım rastlantısal değişimlerin etkisiyle canlıların bu süreçte başka canlılara evrimleşeceğini iddia etmektedir. Yaşayan fosiller ise teorinin türlerin zaman içinde değişen şartlara göre değişim geçireceği iddiasının asılsız bir  hikayeden ibaret olduğunu ortaya koymaktadır.
  4. Penney'nin örümcek fosili de evrim teorisine tüm bu gerçekler doğrultusunda son bir darbe oluşturmuştur. Çünkü bu fosil, örümceklerin yirmi milyon yıl gibi çok uzun süre boyunca dahi çevre şartlarındaki değişimden etkilenmediklerini, anatomik özelliklerini aynen koruduklarını kanıtlamaktadır.

Rakamlarla Örümcek Dünyası...
  • Kapı tuzaklı örümcekler, yaptıkları yuvada 10 yıl boyunca yaşayabilirler. Bütün ömrünü bu karanlık tünelde geçiren örümcek hemen hemen hiç dışarı çıkmaz. Avını yakalamak için kapağı açtığında bile, arka ayaklarını yuvadan çıkarmaz.
  • Örümcek ipliklerinin kimyasının anlaşılması için yapılan araştırmalar sırasında iplikler, örümceklerden özel makineler sayesinde sağılır. Böylece örümceklere zarar vermeden hayvan başına günde 320 metre ipek (yaklaşık 3 miligram) elde edilebilmektedir.
  • Boyları 2.5 - 3 cm kadar olan Güneybatı Afrika'da Namibia çölünde yaşayan bazı örümcek türleri, saniyede 2 metre gibi oldukça büyük bir hıza erişebilirler. Bu hızın tam olarak anlaşılması için şöyle bir örnek verilebilir. Örümceklerin tekerlek şekline getirdikleri gövdelerinin devir sayısı, saatte 40 kilometre hızla giden bir arabanın tekerleklerinin dönüş sayısı kadardır.
  • Örümcek ipeği kendi kalınlığındaki çelikten beş kat daha sağlamdır. Kauçuktan daha esnektir. Kendi uzunluğunun dört katı kadar uzayabilir ve son derece hafiftir. Bunu şöyle bir örnekle de açıklayabiliriz:
  • Dünyanın çevresini dolaşacak bir örümcek ipliğinin ağırlığı sadece 320 gramdır. ("Structure and Properties of Spider Silk", Endeavour, Ocak 1986, sayı 10, s. 42)

Başka Yaşayan Fosil Örnekleri Var mıdır?
ÖrümcekYaşayan fosiller sadece böceklerle sınırlı değildir ve tarihte yüz milyonlarca yıl geriye uzanan, çok daha eski örnekler mevcuttur. Yaklaşık dört yüz milyon yıllık olduğu halde hiçbir değişim izi ortaya koymayan köpek balığı ve Coelacanth fosilleri gibi. Eldeki bu yaşayan fosiller, evrim teorisinin değişim senaryosunu yalanlayan çok çarpıcı bir tablo çizmektedir. Öyle ki, evrimci bir yayın olan Focus dergisi, yaşayan fosiller hakkında 2003 yılında yayınladığı bir dosyada, hamam böceği ve archaebakterilerden örnek vererek, şu itirafı yapmak zorunda kalmıştır:
"Evrim çizgisinden bakıldığında, bu tip organizmaların mutasyona uğrama olasılığı, diğerlerine göre çok daha yüksek. Çünkü, her yeni nesil, DNA'nın kopyalanması demek. Milyonlarca yıl süresince kopyalama işleminin kaç kez yapıldığını düşününce, ortaya çok ilginç bir tablo çıkıyor. Teoride, değişen çevre koşulları, düşman türler, türler arası rekabet gibi çeşitli baskı unsurlarının doğal seçime neden olması, mutasyona uğramış avantajlı türlerin seçilmesi ve bu türlerin, bu kadar uzun zaman içinde çok fazla değişikliğe uğraması gerekiyordu. AMA GERÇEKLER BÖYLE DEĞİL. Söz gelimi, hamam böceklerini ele alalım. Çok hızlı ürüyorlar, ömürleri de kısa, ama yaklaşık 250 milyon yıldan beri aynılar. Daha çarpıcı bir örnek ise archaebakteriler. Tam 3.5 milyar yıl önce, dünya henüz çok sıcakken ortaya çıktılar, günümüzde de Yellowstone Milli Parkı'ndaki kaynar sularda yaşamaya devam ediyorlar." (Evrimin Çıkmaz Sokakları: Yaşayan Fosiller, Focus, Nisan 2003)
Focus dergisinin açıklamasında da görüldüğü gibi, yaşayan fosillerin ortaya koyduğu gerçekler karşısında evrimci çevreler dahi sessiz kalamamış ve evrim iddialarının geçersizliğini ve bilim dışı olduğunu itiraf etmişlerdir.
Yaşayan Fosiller Birer Yaratılış Delilidir
Son bulunan örümcek fosili, evrim teorisini destekleyen bazı bilim çevrelerinin şu gerçeği bir kez daha görmesini sağlamıştır: Evrim teorisi, türlerin doğa tarihi hakkında yazılan, ancak bu alanda elde edilen bilimsel bulgularla kesin olarak çürütülen hayali bir hikâyeden ibarettir.
Türler günümüzdeki beden yapılarına tesadüfî bir değişim sürecinden geçerek ulaşmamışlardır. Aksine yaşayan fosiller, ortaya çıktıkları günden günümüze değin geçen sürede hiçbir değişikliğe uğramamışlardır. Sürekli değişimi öngören evrimi değil, canlıların ayrı ayrı yaratıldıklarını ve hiç değişmeden günümüze ulaştıklarını ortaya koyan yaratılış gerçeğini gözler önüne sermektedirler. Yaşayan fosiller, birer yaratılış delilidirler. Allah milyonlarca canlı türünü mucizevi bir biçimde yoktan yaratmıştır. Tüm canlı türlerini kusursuzca var etmiştir ve canlılar yeryüzündeki varlıkları boyunca hep yaratıldıkları şekilde yaşamışlardır.
Kan Pıhtılaştırıcı Yerine Örümcek Ağı
Günümüzde kullanılmakta olan kan pıhtılaştırıcı sargı bezlerinin faydalarının yanı sıra birçok dezavantajı da bulunmaktadır. Örneğin soğuk ortamda tutulma zorunluluğu ve kısa raf ömürlerinin olması bunlardan birkaçıdır. Ağır yaralanmalarda kullanılacak etkili sargı bezleri geliştirmek üzere araştırmalar yapan bir Amerikan firması, tüm dezavantajlara rağmen örümcek ağından yararlanarak bu sorunu çözmüştür.
Yaptıkları araştırmalar sonunda sargı bezinin üzerine serpilmiş bulunan toz halinde bir madde geliştiren firmanın bildirdiğine göre bu madde insan bedeninin akan kanı pıhtılaştırmak için salgıladığı fibrinojen maddesinin bir türüdür. Ancak yara tozunun temel bileşenlerinden bir diğeri ise oldukça dikkat çekicidir: Örümcek ipeğinde bulunan bir protein. (Technology Review, Ekim 2001)
Örümcek ağından elde edilen sentetik tozun en önemli özellikleri ise zaman içinde etkisini yitirmemesi ve buzdolabında saklanmayı gerektirmemesi.
Peki nasıl olmuş da birkaç santim boyundaki şuursuz örümcekler, faydalı alanlarda kullanılabilecek benzeri üretilemeyen maddeler üretmiş ve bunları insanların kullanımına sunmuştur?
 
http://www.evrenvebilim.com/orumcek_fosili.html

AĞAÇLAR NE KADAR UZAYABİLİR?

AĞAÇLAR NE KADAR UZAYABİLİR? Bitkilerin Dünyası


Ağacın Boyu: 84 metreKuzey Arizona Üniversitesi’nden araştırmacılar, dünyanın en uzun ağaçları üzerinde yaptıkları çalışmada ağaçların büyümesini kontrol eden faktörleri ortaya çıkardılar. (Ian Woodward, “Plant science: Tall storeys“ Nature 428, 22 Nisan 2004, sf. 807 - 808), (George W. Koch, Stephen C. Sillett, Gregory M. Jennings & Stephen D. Davis, “The limits to tree height”, Nature 428, 22 Nisan 2004, sf. 851 - 854)
Ağaçta apaçık bir tasarım vardır. Ağacı meydana getiren hücreler; kök, gövde, kabuk, su kolonları, dallar ve yaprakları oluşturacak şekilde organize olmuştur. Hücreler ağacın yaşamını sürdürmesi için gerekli fonksiyonları yerine getirecek parçaları oluşturmakta, bu parçalar arasında da sistemli bir işbirliği yürütülmektedir.
Ayrıca bir ağaç, kimyasal üretim yapan dev bir fabrika gibidir. Burada çok karmaşık kimyasal işlemler, kusursuz bir plan dahilinde yürütülür. Bu işlemleri yürüten organların bilgisayar gibi hesaplamalar yaptığına dair deliller mevcuttur.
Bir ağaçla ilgili en çarpıcı gerçeklerden biri, bu organizasyon ve sistemlerin bilgisinin, ağaç henüz küçük ve yuvarlak bir tohum halindeyken, DNA’sına yüklenmiş olmasıdır. Tohum, DNA’sında yüklü talimatları izleyerek kendisiyle görünüm ve ebat açısından hiçbir benzerlik taşımayan dev bir yapya dönüşür. Bir tohumun toprağa düştükten ve biraz nemlendikten sonra kök salıp dallanarak bir ağaca dönüşmesi, Allah’ın kusursuz yaratmasının apaçık bir göstergesidir.
Bu mucizevi canlıda büyümenin bir noktadan sonra durması da Allah’ın yeryüzünde varettiği dengenin bir parçasıdır. Eğer ağaçları meydana getiren hücreler, kontrolsüz bir şekilde durmadan büyüyor olsalardı yeryüzünde yaşamın yok olmasına varan sonuçlar ortaya çıkabilirdi.
Ağaçların ne kadar uzayabileceklerini belirleyen faktörleri araştıran bilim adamları, dünyanın en uzun ağaçları üzerinde ilgi çekici bir çalışma gerçekleştirdiler. Yüksekliği yüz metreyi aşan ağaçların tepelerine tırmanan araştırmacılar, ölçümler yaparak bu faktörlere dair ipuçları aradılar.
Dünyanın en yüksek ağacı olma ünvanını elinde bulunduran 112.7 metrelik dev servi ağacı (Sequia sempervirens) da dahil olmak üzere, en yüksek beş ağaç üzerinde incelemeler yaptılar. Bu yükseklikteki bir ağacın boyu, 30 katlı bir binanın boyuna denk geliyor.
Bilim adamları daha önceleri, ağacın yüksekliğini belirleyen temel faktörün, yüksekliğin getirdiği mekanik gerilimlerde yattığını düşünüyorlardı. Ama ağaçların bu gerilimlerin etkisini giderecek şekilde ve oldukça sağlam bir tasarıma sahip oldukları anlaşıldı. Bu durum çalışmaların, suyu yükseklere taşıma kapasitesine odaklanmasına yol açtı. Kuzey Arizona Üniversitesi’nde çevrebilimci olarak görev yapan George Koch ve ekibince gerçekleştirilen söz konusu çalışmada bu yönde bulgular elde edildi. Araştırmacıların doğal ortamda ve laboratuvarda yaptıkları bağlantılı çalışmalar, ağaçların maksimum yüksekliğini kontrol eden temel faktörün ‘ağaç tepelerine su tedariki’ olduğunu ortaya koydu.
YaprakSu, ağaçların tepesine buğulaşma (transpiration) yoluyla, yani yaprakların yüzeylerindeki gözeneklerden buharlaştığı şekilde ulaşır. Buğulaşma, suyu köklerden ve ağacın içinden en zirveye kadar, odunsu dokudaki hücreler boyunca taşır. Suyun bu hareketi, yerçekimi ve sürtünme kuvvetlerini aşar ve yukarı doğru bir kolon halinde devam eder. Suyun hareketine karşı koyan yerçekimi ve sürtünme kuvvetleri zirvede maksimum olduğu için, suyu yukarı iten kuvvet de zirvede maksimum değerine ulaşır. Su kolonları bu gerilime bir dağılma eşiğine kadar dayanabilir. Bu eşik, kolon halindeki suyun içinde hava kabarcıklarının ortaya çıkıp onu kesintiye uğratarak dağıttığı noktayı ifade eder ve bu durum bitki biliminde ‘embolizm’ olarak isimlendirilir.
Koch ve arkadaşları, en yüksek servi ağaçlarının tepesinde su kolonunun üzerindeki maksimum gerilimi ölçtüler. Bu ölçüm, maksimum gerilimin embolizm noktasına yakın olduğunu ortaya çıkardı. Bu gerilim değeri aynı zamanda ağacın ne kadar uzayacağına etki eden bir kontrol faktörüydü. Çalışmada ağaçların yüksekliğini belirleyen üç faktör daha ortaya çıkarıldı.
AğaçAğaçların tepesine ulaşan su, normalde hücre gelişimi için itici etki oluşturuyor. Ancak ağacın tepesine doğru yerçekimi ve sürtünmenin etkisinin artması, su akışı kapasitesini azaltarak tepelerdeki hücrelerin küçük olmasına ve kalın duvarlara sahip olmasına yol açıyor. Bunun sonucunda tepelerdeki yapraklar da küçük ve kalın oluyorlar. Servi ağaçlarının tepesinde, yaprak kalınlığı en yüksek değerde. Bu da, ağacın gelişiminin büyük ölçüde engellendiğine işaret ediyor. Böylece tepelerde artan yaprak kalınlığı, yüksekliği kontrol eden ikinci bir faktörü oluşturuyor.
Tepelerdeki kalın ve küçük yapraklar, bu bölgede yapılan fotosentezi de azaltmış oluyor. Fotosentez verimini azaltan bu etki, ağacın yüksekliğinde üçüncü faktör olarak saptandı.
Koch ve arkadaşları 110 metredeki yapraklardaki CO2 oranının, serbest havada görülen en düşük oranda olduğunu saptadılar. Bu da dördüncü kontrol faktörünü oluşturuyordu: Yaprak gözenekleri kanalıyla gerçekleşen CO2 alımı üzerindeki kısıtlama.
Bilim adamları, ağaç yüksekliğini kontrol eden bu dört fizyolojik faktöre dayanarak ağaçların ulaşabileceği maksimum yüksekliği hesaplamaya çalıştılar. Bunun sonucunda ağaçların 122 ila 130 metre arasında bir maksimum yüksekliğe ulaşabilecekleri tahminini ortaya koydular. Buna göre 2000 yıldan daha yaşlı olan ağaçlar büyümelerini sürdürebilecekti. Ağaçların yılda yaklaşık 0.25 m büyüdüklerini ortaya koyan gözlemler de bu fikri destekliyor.
Bu çalışmada ortaya konan kısıtlayıcı faktörler, ekolojik denge için çok önemli. Kısaca tekrarlayacak olursak,
  • Yerçekimi ve sürtünme kuvvetine karşı koyarak yükselen suyun belli bir seviyeden sonra ilerleyemez oluşu,
  • buna bağlı olarak yaprakların küçülüp kalınlaşması,
  • fotosentez verimliliğinin azalması,
  • ve nihayet fotosentezde gerekli CO2 alımının minimuma düşmesi faktörleri sayesinde ağacın belli bir noktadan sonra büyümesi engellenmiş oluyor.
AğaçBöylece canlı cansız birçok etmenin birbirini etkileyerek meydana getirdiği doğal denge, ağaçların kontrolsüz olarak büyümesiyle tehlikeye girmemiş oluyor. Bu açıdan bakıldığında, bu çalışma canlılardaki biyolojik süreçlerin, doğanın geniş çaplı dengesini destekler nitelikte ve ne kadar mükemmel şekilde düzenlenmiş olduğuna dair son bir örneği oluşturuyor. Hiç şüphesiz bu faktörlerin her biri Allah’ın dilemesiyle varolmuş sebeplerdir. Tohumun filizlenmesinden, fidan olmasına; fidanın ağaca dönüşmesinden, ağacın uzamasının durmasına kadar her aşama Yüce Allah’ın emriyle ve kontrolü altında gerçekleşmektedir. Ağacın yaşamındaki her aşama, biyolojisiyle ilgili her faaliyet Allahın sonsuz kudretinin bir tecellisidir. 

     http://www.evrenvebilim.com/agaclar_ne_kadar_uzayabilir.html