8 Mayıs 2014 Perşembe

OSMANLI'DA ASKERİ TEŞKİLAT

cami7.jpg (6664 Byte)


ASKERÎ TESKILAT



Bir toplumun "devlet" haline gelebilmesi, onun varligina vücud veren halk ve idarecilerin "bagimsizlik" (istiklâl) kavramini tanimalari ile mümkündür. Bu tanima, sadece fikir ve düsüncede kalmayip fiilen tatbik edilmelidir. Bu da belli sinirlari koruyacak olan "askerî güç" denilen bir sinifin mevcudiyeti ile gerçeklesir. Disiplinli ve sistemli hareket eden bir askerî gücün ifade ettigi mâna çok iyi bilindiginden, tarihte üne kavusmus bütün büyük devletler, bu konu ve teskilât üzerinde hassasiyetle durarak onu muhafazaya çalismislardir.





Disiplinli ve devamli bir ordunun teskili fikrinden hareketle sarf edilen çabalar, milletlerin kendi bünyeleri, bulunduklari cografî ortam ve zamanlarina göre degisik olagelmistir. Bu sebepledir ki, hayatlarini ziraî ürünlerle kazanan milletler gibi topraga siki sikiya bagli olmayan göçebe Türklerin hayatlarinda hayvanlarinin büyük rolü vardi. Bu, onlarin daha disiplinli hareket etmesini sagliyordu. Keza bu, onlarin harp disiplin, oyun ve usûllerine alismalarina da yardimci oluyordu. Nitekim sonbaharda yapilan büyük sürek avlarinin sebepleri, bu önemli gerçek içinde yatiyordu. Uygurlarin birçok aile ve boylarinin bir araya gelerek yaptiklari bu sürek avlari, Göktürkler'de oldugu gibi bir çesit savas egitimi idi. Ekonomi, devlet ve ordu idaresi, askerî bilgi ve eglence bu bahanelerle tatbikat sahasina konuyor, yasaniyor ve deneniyordu.
 



Ortaasya'li atli kavimlerin hayatlarinin en önde gelen özelligi, hareket halinde olma idi. Fertlerin bu hareketli hayati, topluma da bir dinamizm veriyordu. Bu hareket ve canliligin sonucu olsa gerek ki, Islâm öncesi Türklerinde hakim bulunan anlayisa göre "kendileri bir kurt, düsmanlari da bir koyun sürüsü idi." Türklerdeki bu dinamizm, Müslaman olduktan sonra daha bir kuvvetle devam etmis görünmektedir. Zira onlar, tarihî kültürlerinin bir mirasi olarak devam ettiregeldikleri bu anlayisi, Islâm'in "cihâd" ve "sehidlik" motifleri ile birlestirmislerdi.


 
 


Düsmanlarina karsi yaniltma, ani hücum ve sizma gibi taktikleri ile taninan Türklerin, Müslüman Arap ordulari içinde yer almalarindan sonradir ki, Islâm ordulari genis bir cografî mekânda yayilma imkânini buldular. Miislüman Türk askerlerinin Islâm ordusundaki durumundan bahs eden bir arastirici sunlari söylemektedir:










"Bazen uygulanan usûl de yürüyüs halinde olan düsman hatlarini tuzaga düsürmek veya hemen girisilen muharebe ile anlari, önceden hazirlanmis tuzak bölgelerine çekmek idi. Bu taktikteki büyük avantaj, saf nizaminda hücuma alismis Arap süvarileri için pek söz konusu degilse de, âni hücum, yaniltici çekilme, kanatlara sizma, her taraftan ok yagdirma ve hücumu sür'atle tekrarlamada mâhir Türkler içindi."


 



Tarih sahnesinde görünen birçok millet, askerî güç olarak ifade ettigimiz devamli ve disiplinli orduyu ayakta tutup kendisinden istifade edebilmek için çesitli çarelere bas vurmustur. Bu meyanda, harplerin sebep oldugu nüfus azalmasini bir dereceye kadar ortadan kaldirmak için galiplerin, maglup olan toplumlarin çocuklarindan yararlandigi da görülmektedir. Osmanlilarin da bas vurdugu bu sistem, onlarin basarili sonuçlar almalarina sebep olmustur.





 



  

Özellikle kurulus ve daha sonraki dönemlerde kullanilan sistemler ile ordunun sahip oldugu disiplin, Osmanli ordusunu basarili bir hale getiriyordu. Batida bulunan Hiristiyan devletlerce de farkina varilan bu duruma isaret eden bir seyyahin su sözlerine dikkat çeken Gibbons, o seyyahin ifadesini söyle nakleder:

"Osmanlilar, daha önceden Hiristiyan ordularinin ne vakit geleceklerini ve kendileri ile çatisma için müsait yerin neresi oldugunu bilirler. Çünkü bunlar, daima seferber bir halde idiler. Çavuslari ve casuslari, kuvvetleri nasil ve nereye sevk etmek lazim geldigini biliyorlardi. Bunlar, birdenbire harekete geçebilirlerdi. Yüz Hiristiyan askeri, on bin Osmanlidan daha fazla gürültü yapiyordu. Trampet bir defa vurdu mu, derhal yürüyüse baslarlar, adimlarini kat'iyyen yavaslatmaz ve yeni bir komut verilinceye kadar kat'iyyen durmazlardi. Hafif techizatli olduklari için Hiristiyan mühasimlarinin üç günde kat edemedikleri mesafeyi bir gece içinde kat ederlerdi."


Pek çok müessesede oldugu gibi, kendinden önceki Müslüman ve MüslümanTürk devletlerinin teskilatlarindan yararlanmis bulunan Osmanlilar, bu uygulamayi askerî sahada da gösteriyorlardi. Gerçekten, Osmanli askerî teskilâtinin, Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Ilhanli ve Memlûk askerî teskilâtlan ile benzerlik arz etmesi, bu ifadelerin dogrulugunu ortaya koymaktadir. Bununla beraber biz, daha açik bir fikir vermesi bakimindan B. Selçuklu askerî teskilâtindan kisaca ve ana hatlari ile bahs etmek istiyoruz.

Özellikle Alp Arslan ve oglu Meliksah dönemlerinde devrinin en büyük askerî gücü haline gelen Selçuklu ordusu, günümüzün Milli Savunma Bakanligi durumundaki "Divan-i Arizu'l-Ceys" denilen bir teskilât tarafindan idare ediliyordu. Büyük Selçuklu ordusu, çesitli kavimlerden alinarak hususi saray terbiyesi ile yetistirilmis, tören, usûl ve protokolü bilen ve dogrudan dogruya Sultana bagli bulunan "Gulaman-i saray", en seçkin komutanlarin egitimi altinda her an emre hazir bekleyen "Hassa ordu" su ile melik, vali, vezir gibi ileri gelen devlet büyüklerinin askerleri ve tabi hükümetlerin askerlerinden kurulu idi. Isimleri "Divan defteri"nde yazili bulunan "Gulaman-i saray" efradi, yilda dört maas (bistgâni) alirdi. Devletin esas askerî gücünü teskil eden, harplere katilan ve düsmana agir darbeler indiren "Hassa ordu"su askeri de maasliydi. Ayrica vezir Nizamülmülk (öl. 485/1092) vâsitasiyle daha küçük parçalara bölünen askerî iktalarda, geçimini arazi gelirlerinden temin eden ve her zaman harbe hazir kalabalik bir süvari kuvveti (sipahiyan) de vardi. Bu sâyede Selçuklu Devleti, büyük bir askerî kuvvet bulundurma imkânina sahip olmustu. Buna karsilik Gazneliler ile Büveyhîler döneminde askere ikta degil maas veriliyordu. Sikisik durum ve zamanlarda, devletin bu maaslari ödeyemedigi oluyordu. Böyle durumlarda komutanlar, vilayetlerin vergilerini kendi nâm ve hesaplarina topluyorlardi. Halkla aralarinda bir menfaat birligi olmadigindan askerin faaliyetleri, zaman zaman vilayetlerin harab olmasina kadar variyordu. Halbuki askerî iktalar sayesinde Büyük Selçuklu Devleti 400 bin, Türkiye Selçuklulari da 100 bin kisilik bir orduya sahip bulunuyorlardi.

OSMANLILARIN ILK ASKERÎ TESKILÂTI


Bizans Imparatolugu'nun hududlarinda bulunan ve Osman Gazi'ye bagli olan Türk asiretleri atli idiler. O dönemin iklim, harp, teknoloji ve siyasi sartlarina göre bu gerekliydi. Bu sebeple Osman Bey zamaninda harplere istirak edip fetih yapanlar bu asiret kuvvetleri idi. Asiret kuvvetleri, baslarinda serdarlari olmak üzere Osman Bey'in hizmetine giriyor, fetihlerin sonunda ganimetlerden pay aliyor ve zapt edilen topraklardan yerlesme hakki elde ediyorlardi. Topraga yerlesen Türkmenler, tasarruf ettikleri (kullandiklar) yer karsiliginda Osman Gazi'ye tabi oluyorlardi. Timarlarinin gerektirdigi sayida atli askeri de savasa gönderiyorlardi. Osman Bey, uç beyi olduktan sonra kendisi ile yakin çevresini koruyan ve yevmiye hesabi ile ücret alan askerlerin sayisini artirdi. Bunlar, Selçuklular'da oldugu gibi "Kul" veya "Nöker" adi ile aniliyorlardi. Ulûfeli askerlerin sayisi, beyligin gücü ile orantili olarak artiyordu. Bu bakimdan beyligin sinirlari genisledikçe Osman Bey'in kapisindaki kul sayisi da artiyordu.

 
Osman Bey zamaninda, beyligin kuvvetleri, hizmetleri karsiligi ganimetten hisse alan ve feth edilen yerlere atli asker vermek sartiyla yerlesen Türkmen kuvvetleri ile ücretleri gündelik olarak ödenen Osman Bey'in sahsî askerlerinden ibaretti. Nöker veya Kul adini tasiyan bu askerler, fetih hareketlerinde henüz etkin rol oynayacak sayiya ulasmamislardi.



Asiret kuvvetleri ile ulûfeli askerler, ilk zamanlarda yeterli oldularsa da fetihler çogaldikça sayi olarak kifayet etmemeye basladilar. Bu bakimdan Osman Bey, fetihlere devam edebilmek için dinamik eleman arayisina baslama ihtiyacini duydu. Bundan sonra ihtiyaç hasil oldugu zaman Sögüt, Karacasehir, Eskisehir ve Bilecik dolaylarindaki köylerde oturan ve tarimla ugrasan Türk köylülerinden yararlanmaya karar verdi.


Atli olan asiret birlikleri, özellikle kale muhasaralarinda fazla tesirli olamiyorlardi. Bundan baska fetihler sonucu arazi genisleyip birçok gayr-i müslimin, devletin vatandasi durumuna gelmesi ve muhasaralarin uzamasi üzerine asiret kuvvetleri, istenilen zamanda istenilen yere ulasamiyorlardi. Bu sebeple Orhan Bey döneminde yeni ve devamli bir askerî birlige ihtiyaç duyuldu.

YAYA VE MÜSELLEMLER

Osman Bey'in ölümünden kisa bir süre sonra, beyligin sinirlarinin genislemesi ve kisa bir gelecekte, daha bir genislemeye namzed olmasi, Orhan Bey'i askerî, malî ve idarî düzenlemeler yapmak zorunda birakti. Gerçekten de beylik çerçevesinden çikip güçlü bir devlet haline gelmek için, düzenli bir orduya ihtiyaç vardi. Orhan Bey de bu görüsten hareketle önce orduyu ele aldi.

Orhan Bey'in saltanatinin ilk yillarinda askerî kuvvetler, Osman Bey zamanindan pek farkli degildi. Fetihler arttikça topraga yerlesen Türkmenlerin sayisi artmis, buna bagli olarak timarli sipahî sayisi da çogalmisti. Kul veya Nöker denilen sinif, Osman Bey zamaninda oldugu gibi yine ulûfe aliyordu.


Fetihlerin devami için zarurî olan ordunun organizasyonu, yani, ilk düzenli birlikler, Bursa'nin fethinden sonra ve Iznik'in fethinden önce Vezir Alaeddin Pasa ile Bursa Kadisi Çandarli Kara Halil'in (öl. 1387) teklifleri dogrultusunda yapilmisti. Buna göre devamli surette savasa hazir yaya ve atli bir kuvvetin bulundurulmasi gerekiyordu. Bu maksatla Türk gençlerinden meydana getirilen bu ordunun atsiz askerine "Yaya", atli askerine de "Müsellem" adi verildi. Alaeddin Pasa'ya göre askerî sinifa mensub olan kimseler ile vezirler, özel bir kiyafet giyerek halktan ayird edilmeliydi. Bu sebeple, bunlarin giyecekleri elbise ve baslarinda tasiyacaklari sarigin renk ve biçimi tesbit edildi. Buna göre bunlar "Ak börk" giyeceklerdi. Böylece tasradaki timarli sipahilerden de ayrilacaklardi.

Türk gençlerinden kurulan ve her biri bin kisi olan bu askerî birligin efradi. Çandarli Kara Halil tarafindan seçilmisti. Asikpasazâde'nin ifadesine göre birçok kisi "Yaya" yazilmak için Çandarli Kara Halil'e müracaat etmisti. Savas zamaninda bu gençlere önce birer, daha sonra da ikiser akça gündelik verilmesi kararlastirildi. Savas olmadigi zamanlarda da ziraat yapmak üzere kendilerine toprak tahsis edildi. Bunlar, vergilerden muaf tutuldular. Orhan Bey zamaninda hassa ordusu sayilan yaya ve müsellemler, kaç sancak varsa o kadar yaya ve atli sancaga bölünerek basina sancakbeyi tayin edildi. Yaya denilen piyade sinifinin her on kisisi için bir bas (onbasi), her yüz kisiye de daha büyük bir bas (yüzbasi) tayin edilmisti. Müsellem adi verilen atli birligin her otuz kisisi bir "Ocak" meydana getiriyordu. XV. yüzyil ortalarina kadar fiilen silahli hizmette bulunmus olan bu Yaya ve Müsellemler, Kapikulu ocaklarinin kurulup gelismesiyle yerlerini onlara terk ettiler. Daha sonra Rumeli'deki Yürükler, Canbazlar ve Tatarlarin katilmasiyla Osmanli askerî teskilâtinin geri hizmet sinifini meydana getirdiler. Bu sinif, köprü yapimi, yol insaati, kale tamir ve yapimi ile hendek kazimi gibi islerde kullanildi.


Görüldügü gibi Osmanli Devleti'nin ilk döneminde, yani Osman Bey zamaninda beyligin kuvvetleri iki kisimdan ibaret bulunuyordu. Bunlardan biri, Türkmen asiretlerinden saglanan ve kendilerine hizmetleri karsiliginda elde ettikleri ganimetler disinda timar da verilen atli kuvvetler, digeri de Osman Bey'in, ücretlerini gündelik olarak verdigi sahsî askerlerdi. Bunlara Nöker deniyordu ki tamami hür insanlardan meydana gelmisti. Orhan Gazi döneminde ise Yaya ve Müsellem adi ile yeni ve devamli bir askerî birlik kurulmustu.

Bu bilgilerin isigi altinda konuya bakildigi zaman Osman ve Orhan Bey'ler zamaninda Osmanli ordusu, üç gruptan tesekkül ediyordu. Bunlardan biri asiret kuvvetleri, ikincisi Nöker adi verilen ve sonradan "azab" adini alan sahsî askerler ki bir çesit hassa orduyu meydana getiriyorlardi. Üçüncüsü de biraz önce kuruluslarindan bahs ettigimiz Yaya ve Müselle ordusu idi.

Kurulus döneminden baslamak üzere Osmanli ordusu "Kara" ve "Deniz" olmak üzere iki kisimdan ibaretti.

OSMANLI KARA ORDUSU



Ordu-u Hümâyun denilen Osmanli Kara Ordusu, genel olarak iki bölüme ayrilmakta idi. Bunlardan biri "Kapikulu Askerleri" digeri de "Eyâlet Askerleri" adini tasiyordu. Bu askerî birliklerin her biri, gördükleri hizmetlere göre kendi içinde daha küçük kisimlara ayrilip ona göre isimler aliyor. Bu isimler, ocak kelimesi ile bir terkip olusturduklarindan ayrica bunlara "ocak" deniyordu. Ocag'in en büyük subayina da "Ocak Agasi" adi veriliyordu.

KAPIKULU ASKERLERI

Kapikulu denilen bu askerî birlik, Selçuklular ve diger bazi devletlerde oldugu gibi "Hassa Ordu"yu meydana getirmekteydi. Bu sinifa dâhil olan askerler, devletten "Ulûfe" adiyla maas alirlardi. Burada "kapi" kelimesinin kullanilmasi ve devletten maas alan askerlere de "Kapikulu" askeri denmesinin sebebi, Kapi kelimesinden bizzat devletin anlasilmasiydi. Zira eskiden beri dogu ülkelerinde isler, hükümdar saraylarinin kapisinda görülürdü. Bu tabir, Kapi müdafaasinda bulunan askerler için de kullanilmakla beraber sadece onlara hasr edilmeyen bir kelimedir. Askerler için de bu kelime kullaniliyordu. Iste bu sebepten dolayi devletten maas alan askerlere "Kapikulu askerleri" deniyordu.


Kapikulu askerleri baslangiçta devlet merkezinde bulunuyorlardi. Fakat ülke genisleyip muhafazasi için hudud boylarinda kaleler insa edilince oralarda da ikamet etmek mecburiyetinde kaldilar.

Osmanli Devleti, Rumeli taraflarinda fetihler yapip genislemeye baslayinca devamli bir orduya ve daha fazla askere ihtiyaç hasil olmustu. Bu da savaslarda esir alinan ve askerî sartlara uygun hiristiyan çocuklarinin kisa bir müddet Türk terbiyesi ile yetistirilerek yeni bir askerî sinifin meydana getirilmesiyle karsilanmisti. Iste bu teskilât, Kapikulu ocaginin çekirdegini teskil etmisti. Kapikulu askerleri iki gruba ayrilmaktadirlar. Bunlar:

1. Kapikulu Piyadesi

2. Kapikulu Süvarisi.

KAPIKULU PIYADESI


Osmanli Devleti'nin, merkez askerî teskilât, içinde yer alan Kapikulu askerleri, Osmanli askerî teskilâtinin önemli bir bölümünü meydana getiriyorlardi. Kapikulu piyadesi de kendi arasinda ayri gruplara ayrilmisti.

ACEMI OCAGI


Osmanli askerî tarihinde, önemli yeri bulunan ve Kapikulu piyadesinin mühim bir bölümünü teskil eden yeniçerilere mense' olan "Acemi ocagi", Sultan Birinci Murad zamaninda Kadiasker Çandarli Kara Halil ile Karaman'li Kara Rüstem'in tavsiyeleri sonucu ortaya çikmisti. Hoca Saadeddin Efendi'nin bildirdigine göre bu uygulama, Sultan Birinci Murad'in devr-i saltanatinda 763 (1361-62) tarihindeki Zagra'nin fethi ile baslamistir. Devlet adina ve "Pencik" kanununa göre alinan esirler", Yeniçeri ocagina asker yetistirmek için Gelibolu'da kurulmus bulunan Acemi ocagina gönderiliyor ve yevmiye bir akça ücretle Gelibolu ile Çardak arasinda isleyen at gemilerinde hizmet görüyorlardi. Bir müddet sonra bunlar, Yeniçeri ocagina aliniyorlardi. Fakat bu esirler, firsat buldukça kaçip memleketlerine gittikleri için bu sistem degistirildi. Savaslarda esir edilen küçük yastaki Hiristiyan çocuklari, evvela Anadolu'daki Türk köylülerinin yanina verilerek (Türk'e vermek) az bir ücretle hizmet ettirilmeye baslandi.

Gerçi bu ocagin, Rumeli fatihi Süleyman Pasa zamaninda, bizzat kendisi tarafindan savasta esir alinan Hiristiyan çocuklari ile basladigi belirtilmekte ise de ocagin gerçek manada müesseselesmesi, yukarida belirtilen sekilde olmustur.



Sözlük manasiyle beste bir demek olan "pencik" harplerde ele geçirilen esirlerden, askerlikte kullanilmak üzere beste birinin alinmasi demektir.


Islâm hukukunun ganimetlerle ilgili vaz' etmis oldugu prensiplerinden dogmus olan "pencik", Osmanli Devleti'nin ilk kurulus yillarinda uygulanmiyordu. Harpler sonunda ele geçen diger ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu. Gaziler, hisselerine düsen esirleri, Islâm hukuku geregince istedikleri sekilde istihdam edebiliyor, istihdam yeri olmayan da onlari satabiliyordu.

Osmanlilarda Acemi oglani iki sekilde alinirdi. Bunlardan biri savaslarda elde edilen erkek esirlerin beste birinden (pencik), digeri de Osmanli vatandasi olan Hiristiyan çocuklardandi. Savaslarda elde edilen esirlerin asker olarak alinmasiyle ilgili "Pencik Kanunu" tertib edilmisti. Buna göre alinan esir oglanlara "Pencik Oglani" adi verilmisti. Elde edilen bu esirler, "Pencikçi" denilen memur tarafindan tesbit edilir, bunlardan on ila on yedi yaslari arasinda olan erkek esirlerden vücutça kusursuz ve saglam olanlar devletçe üçyüz akça karsiligi satin alinirdi. Böylece Acemi ocagina ilk efrad, Pencik kanunu ile toplanmistir. Bu sistemin gelismesinde büyük ölçüde rolü bulunan Kara Rüstem de Gelibolu'da Pencik vergisini (Resm-i Pencik) toplamakla görevlendirilmisti.

Pencik oglanlarinin, Anadolu'daki Türk çiftçilerinin yanina verilmesi, aradaki deniz sebebiyle kaçmalarina engel olmak içindi. Bununla beraber, zaman zaman bazi esir çocuklarin Avrupa'ya kaçtigi görülüyordu. Esirlerin, Türk çiftçilerinin yanina verilmesi ile ilgili kanun hakkinda kaynaklarda farkli tarih ve zamanlar verilmektedir. Bu cümleden olarak Sirpsindigi savasi, Edirne'nin fethi ve Bilecik tarafina yapilan ilk akinlarda olduguna dair rivayetler bulunmaktadir.

Cüz'i bir ücretle Türk çiftçisinin yanina verilen Acemi oglanlarina çok az bir ücretin verilmesi, onlarin "ben padisah kuluyum" deyip çiftlik sahibine kafa tutmamasi içindi.

Acemi oglanlar, ziraat islerinde çalistirildiklari gibi kisa zamanda Türkçe ile birlikte Islâm-Türk örf ve âdetlerini de ögreniyorlardi. Böylece yeni hayata intibak ettikten sonra bir akça gündelikle "Acemi Ocagi"na kayit ettiriliyorlardi. Burada bir müddet hizmet gördükten sonra yevmiye iki akça karsiligi "Yeniçeri Ocagi"na gönderiliyorlardi. Yildirim Bâyezid döneminin sonlarina kadar belirtilen sekilde devam eden bu usûl, Ankara Savasi'ndan (1402) sonra fetihlerin durmasi ve iç karisikliklarin bas göstermesi yüzünden büyük ölçüde tatbik edilemez olmustu. Kapikulu ocaklarindaki kadro eksikligini gidermek için baska bir çareye bas vurmak gerekiyordu. Bu sebeple Rumeli'ndeki Hiristiyan tebeadan muayyen bir kanunla ve "Devsirme" ismiyle münasib sayida Hiristiyan çocugu alinmasina karar verildi.


Daha önce de temas edildigi gibi Ankara Savasi'ndan sonra Osmanli fetihleri durmus, bazi yerler Bizans ve Sirplara terk edilmislerdi. Gerek Çelebi Mehmed zamaninda, gerekse oglu Sultan Ikinci Murad'in ilk devirlerinde Rumeli'de fütuhat yapilamadigi için esirlerden istifade edilememisti. Bunun üzerine Osmanlilardan önceki Türk ve Islâm devletlerinde uygulanmamis olan yeni bir usûl ile devletin, Hiristiyan tebeasi olan ve yaslan uygun çocuklarindan sadece bir tanesinin Osmanli ordusuna alinmasi kararlastirildi. Böylece Hiristiyan vatandaslarin çocuklarindan asker devsirmek için bir "Devsirme Kanunu" yürürlüge konuldu. Bu yeni kanunla, bastan basa gayr-i müslim olan Rumeli halki, tedrici surette müslümanlastirilacakti. Müslümanlastirilan bu insanlarla da Osmanli ordusu kuvvetlenecekti. Böylece devlet, bu sayede Müslüman nüfusunu koruma gibi bir hedefe de ulasmis oluyordu. Gerek Müslüman nüfusu çogaltma, gerekse harplerde kendisinden istifade etme bakimindan iki yönden faydali olan bu Devsirme kanunu , Pencik kanunu ile asker almanin yerine geçmisti. Zaten Pencik kanunu da eski önemini kaybetmeye baslamisti.


Devsirme kanunu geregi ihtiyaca göre üçbes senede ve bazan daha da uzun bir sürede Hiristiyanlardan sekiz ila on sekiz ve bazan yirmi yas arasindaki sihhatli ve kuvvetli çocuklardan Acemi Oglani alinmaya basladi. Bununla beraber 14-18 yas arasindakiler tercih ediliyordu. Önceleri Rumeli'de Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan'dan, daha sonra ise Sirbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'dan çocuk toplandi. Bu durum, XV. Muhtelif hizmetlerde bulunan Acemilerin, Yeniçeri Ocagina kayit ve kabullerine "Çikma" veya "Kapiya Çikma (bedergâh) denirdi.


Devsirme usûlü, kendi dönem ve zamanina göre iyi bir sonuç vermisti. Bu sonuç hem Osmanlilar, hem de çocugu devsirilen aileler için faydali olmustu. Osmanlilar açisindan faydali olmustu, zira o dönemin bitip tükenmek bilmeyen harpleri, devamli surette insanlari yutan birer makine haline gelmislerdi. Iste bu makinalarin zararlarini en aza indirebilmek ve kendi Müslüman Türk nüfusunu koruyabilmek için devlet, gayri müslim vatandaslarindan istifadeyi düsünmüstü. Böylece hem Islâm Türk mefkûresinin daha genis sahalarda yayilmasini saglamak, hem de kendi asil nüfusuna dokunmamak suretiyle azinliga düsmeyecekti. Devsirme sistemi, çocugu devsirilenler bakimindan da faydali bir seydi, çünkü onlar da çocuklarinin içinde bulunduklari mali sikintidan kurtulacagini biliyorlardi. Muhtemelen çocuklari devlet kademelerinde vazife alir ve yüksek bir mevkiye gelebilirdi. Bunun da kendileri için faydali olacagi bir gerçekti. Bu sebepledir ki kaynaklar, pek çok Hiristiyan ailenin, çocugunu devsirmeye verebilmek için adeta birbirleri ile yaristiklarini kayd ederler. Hatta sadece Hiristiyan çocuklarinin devsirilmesi kanun iken feth edildikten sonra halki Müslüman olan Bosna'dan da devsirilmek suretiyle acemi oglani alinirdi. Zira bunu bizzat kendileri arzuluyordu.

Bilindigi üzere her saha ve konuda oldugu gibi devsirme sisteminde de arzu edilmeyen bazi suistimallerin oldugu söylenebilir. Buna karsilik devlet, gönderdigi memurlarinin kanunsuz hareketlerini önlemeye gayret ediyordu. 9. Cemaziyelahir 973 (10 Ocak 1566) tarihinde Semendire Beyi ile Ivraca Kadisina yazilan bir hükümde Acemi oglani devsirmeye giden bir memurun hâne (ev) basina onar akça nal parasi vesair kanunsuz paralar alip 5-10 yasindaki çocuklari önce alip sonra bin ve daha ziyade akçaya tekrar babalarina sattigi bildirilmekle Yayabasilarindan Ferhad gönderilip hakkiyla teftis olunmasi ve memurun esyasi arasinda bulunan para, kumas vesair mühürlenip defterle merkeze gönderilmesi emr edilmistir. Böylece devlet, bu ve benzeri haksizliklarin önüne geçmeyi, adaletsizligi ortadan kaldirmayi istiyordu.


II. Yeniçeri Ocagi





Avrupa'da kurulan devamli ordudan bir asir önce vücuda getirilmis olan Yeniçeri ordusu, Osmanli Devleti'nin ilk dönemlerinde dünyanin en mükümmel ordusu haline getirilmisti. Bu ordu, teskilât ve disiplini ile bu sifati tasimaya hak kazanmisti. Osmanli Devleti'ni kuran ve kisa bir zamanda hududlari Rusya, Lehistan, Macar ovalan ile Viyana, Venedik önlerine;

Iran, Arabistan ve Misir çöllerine kadar götüren hükümdarlarin en büyük dayanaklarindan biri bu ordu olmustur.


Piyade birligi olan Yeniçeri ocaginin, hangi tarihte ihdas edildigi kesin olarak tesbit edilememekle birlikte bunun, Murad Hüdavendigâr zamaninda yani on dördüncü asrin son yarisi içinde bir ocak halinde kuruldugu söylenebilir. Bazi kaynaklarda bu kurulusun 1365 yili oldugu söyleniyorsa da büyük bir ihtimalle bunun 1362 yilinda oldugudur. Türkçe asker demek olan "Çeri" ile "yeni" kelimelerinin bir araya gelmesiyle meydana gelen bu terim, Osmanli Devleti'nin merkezinde ve hükümdara bagli bulunan yaya askeri için özel bir isim haline gelmistir. Haci Bektas-i Veli ile hiç bir ilgisi olmamakla birlikte (Âsikpasazâde, 204-206) zamanla bu tarikata izafe edilerek Yeniçerilere "Taife-i Bektasiye", ocaga da Bektasî ocagi denmistir.

Bu ocagin kurulus sebebi, mevcud askerin azligina ragmen, fetihlerin çogalip sinirlarin genislemesi ve eldeki askerin de bu sinirlari koruyamaz duruma gelme endisesi idi. Halbuki hem Rumeli'yi elde tutabilmek hem de yeni fetihlerde bulunabilmek için devamli ve hükümdarin emir komutasi altinda bir askerî birlige ihtiyaç vardi. Benzer teskilâtlar, yani esirlerden istifade etme sistemi, daha önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Bu mânada Osmanlilarin, Selçuklular ile Memluklulari örnek aldiklari anlasilmaktadir.


Yeniçeriligin ilk kurulusunda, orduya bin kadar yeniçeri alinmisti. Bunlarin her yüz kisisine komutan olarak daha önce Türklerden meydana getirilen yaya askeri usûlüne uygun olarak bir "Yayabasi" tayin edilmistir.


Ocak, XV. yüzyil ortalarina kadar yaya bölükleri veya daha sonra cemaat adi verilen bir siniftan ibaret iken Fâtih Sultan Mehmed zamanindan itibaren (1451 senesi), "Sekban" bölügünün de iltihakiyla iki sinif haline gelmis. XVI. asir baslarinda ise "Aga" bölügü denilen üçüncü bir kisim daha teskil edilmistir. Yaya bölükleri peyderpey artarak 101 bölüge kadar çikmistir. Aga bölükleri 61, Sekban bölükleri ise 34 rakamina kadar yükselmistir.


Yeniçeriler, baslarina börk ismi verilen beyaz keçeden bir baslik giyerlerdi. Bunun arkasinda ise yatirtma denilen ve omuza kadar inen bir parça yer almaktaydi. Yeniçeriler börklerini egri, subaylari da düz giyerlerdi. Fâtih kanunnâmesinde belirtildigine göre yeniçeri taifesine her yil beser zira' laciverd çuka ve otuz iki akça "yaka akçasi" ile her birine basina sarmasi için altisar zir'a astar verilmesi hükmü konmustu.


Her yeniçeri bölügüne "Orta" denirdi. Her ortanin da komutani olan ve "Çorbaci" denilen bir subayi bulunurdu. Sekban ve Aga bölüklerinde bu komutana "Bölükbasi" denirdi. Yeniçeri ocaginin en büyük komutani "Yeniçeri Agasi" idi. Yeniçeri Agasi, ocagin kurulusundan 1451 senesine kadar .ocaktan tayin edilirken bu tarihten sonra Sekbanbasilardan tayin edilmeye baslandi. Bununla beraber bu kanun daha sonra degistirilerek ocagin disindan olan kimseler de tayin edilmistir. Yeniçeri Agasi, Yeniçeri Ocagi ile Acemi Ocagi islerinden sorumlu idi. Bundan baska Istanbul'un asayisi ile de ilgilenir ve yaninda bulunan bir heyetle kol dolasip güvenligi saglardi. Bu sebeple hükümdarlar, bunlarin güvenilir ve sadik kimselerden olmasina dikkat ederlerdi. Yeniçeri Agalarinin azil ve tayini 1593'e kadar dogrudan padisah tarafindan gerçeklestirilirken, bu tarihten itibaren veziriazamlara intikal etmistir.

Yeniçeri Ocagi'nin en büyük komutani olan Yeniçeri Agasi'ndan baska Sekbanbasi, Ocak Kethüdasi veya Kul Kethüdasi, Zagarcibasi, Turnacibasi, Muhzir Aga ve Bas çavus ta ocagin büyüklerindendi. Bunlardan baska bir de "Yeniçeri Efendisi" denilen ocak kâtibi vardi.

Yeniçeriler, maaslarini (ulûfe) üç ayda bir alirlardi. Bu konuda ocagin en büyük âmiri olan Yeniçeri Agasi ile herhangi bir nefer arasinda fark yoktu. Onun için Yeniçeri Agasi da bu ulûfe isine dahil edilirdi. Ulûfe, pâdisahin nezâretinde büyük bir merasimle her ortaya torbalar halinde tevzi edilirdi. Hicrî kamerî takvime göre dagitilan ulûfenin Sali günü verilmesi kanundu.


XVI. asra kadar devsirmeden toplananlardan baskasi katilamazken 990 (1582) senesinde Sultan III. Murad (1574-1595)'in, sehzadesi Mehmed için tertiplenen sünnet dügününe katilan bir sürü canbaz, hokkabaz ve oyuncunun mükafat olarak bu ocaga kayd olmalari, ocagin yavas yavas bozulmasina sebep olmustu. Devletin kurulusundan kisa bir müddet sonra teskil edilen Yeniçeri Ocagi, belirtilen olaydan sonra hariçten insanlarin ocaga girmesiyle bozulmaya yüz tutmustu. Çünkü, egitimsiz ve basibos kimselerin ocaga girmeleriyle bu askerî teskilât, dogrudan siyasete katilan, devlet adamlarini tayin veya azlettiren, padisahlari tahttan indiren veya tahta çikaran bir kuvvet halini almisti. Gerçekten de onlarin zorbaliklarini ve yaptiklari kötülüklere isaret eden (1826) tarihli bir hüküm Istanbul Kadisina gönderilmistir. Bu hükümde söyle denilmektedir: "Allah'a, Peygambere ve sizden olan ûlu'l-emre itaatediniz" âyet-i kerimesi muktezasinca kaffe-i mü'min ve muvahhid olanlar, emr-i ulu'l-emre itaat ve inkiyad ile me'mur olup bir müddetten beri Yeniçeri nâmina olan eskiya makulesi, hilâf-i ser'-i serif, daire-i itattan huruc ederek fürce bulmasi cihetiyle gerek memâlik-i mahrûsede ve gerek dâri's-saltanat-i seniyede her bir sey çigirindan çikmis ve ol makule esrar-i nâsin garazlari olan mel'aneti icra zimninda her bir seye müdahele daiyesine düsmelerinden nasi, Ümmet-i Muhammed'in mal ve canlarindan emniyetleri kalmayip rahatlarina halel gelerek bayagi alis verislerine varinca fesada varmis..." Bu hükümde de açikça görüldügü ve yukarida belirtildigi gibi Yeniçeri askeri her seye müdahele eder olmus. Buna karsilik gerçek vazifesi olan askerligi tamamiyle unutur olmustu. Zira onlar, askerlik yerine esnaflikla ugrasiyorlardi. XVII ve XVIII. asirlarda sik sik ayaklanmislardi. Bunun üzerine ocak, "Vak'a-i Hayriye" diye isimlendirilecek olan bir karar ve hareketle 15 Haziran 1826'da Sultan Ikinci Mahmud tarafindan lagv edilerek ortadan kaldirildi.

CEBECI OCAGI

Kapikulu askerinin piyade ocaklarindan biri de "Cebeci Ocagi"dir. Kelime olarak "cebe" zirh demektir. Osmanlilar, bir nevi istilah olarak bu kelimenin mana ve kapsamini genisletmis görünmektedirler. Bunun içindir ki "cebeci" dendigi zaman belli hizmetleri olan bir askerî sinif akla gelmektedir. Buna göre devletin yaya muharib askeri olan yeniçerilerin ok, yay, kalkan, kiliç, tüfek, balta, kazma, kürek, kursun, barut, zirh, tolga, harbe vesaire gibi ihtiyaçlari olan savas alet ve esyasi yapan veya tedarik eden ocaga "Cebeci Ocagi" denirdi. Bu ocak, yeniçerilere lazim olan harp levazimatini deve ve katirlarla nakl ederek, cephede bulunan yeniçerilere dagitirdi. Savas sonunda da bunlari tekrar toplardi. Bu arada tamire muhtaç olanlari da tamir ederek silah depolarinda muhafaza ederdi.



Sefer esnasinda ordu komutanlari refakatina münasib bir miktar cebeci verilirdi. Bunlarin, kuvvetli, becerikli ve silahtan anlayanlardan olmasi gerekirdi. Bu maksatla Cebecibasiya bu yolda emirler verilirdi. Baris zamaninda bunlar, kendilerine tahsis edilen Ayasofya taraflarinda ve Tophane civarinda bulunan kislalarinda ikamet ederlerdi.


Bu ocagin kurulus tarihi kesin olarak tesbit edilmekle birlikte, Yeniçeri ocagi ile birlikte veya ondan çok kisa bir müddet sonra oldugu tahmin edilmektedir. Bu ocaga girecek olanlar, "Pencik" ve "Devsirme Kanunu" devam ettigi müddetçe Acemi oglanlari arasindan seçilirdi. Sonralari Yeniçeriler gibi bunlarin da evlenmelerine müsaade edildiginden yetisen çocuklari da cebeci olurdu. Ocaga alinacak kimseler, önceleri "sakird" ismiyle alinir, daha sonra fiilen cebeci olurlardi.


Ocak mevcudu, aralarindaki münasebet dolayisiyla Yeniçeri askerinin azalip çogalmasina bagli olarak artar veya eksilirdi. XVI. asir ortalarinda yeniçeriler 12 bin nefer iken bunlarin sayilan 500 kadardi. XVII. asirda (1675) te cebecilerin sayilari 4180 civarindadir. XVIII. yüzyilda cebecilerin sayisi 2500-5000 arasinda degismekteydi. Yeniçeri Ocagi'nin lagv edilmesi ile ortadan kalkan Cebeci Ocagi, Asakir-i Mansûre ile yeniden tesis edilmisti.

Diger Kapikulu ocaklari gibi "orta" denilen ve 38 bölüge ayrilmis bulunan cebecilerin en büyük komutani "Cebecibasi" idi. Ortalar, kendi aralarinda silah yapan, silahlan tamir eden, barutlari islâh eyleyen, harp levazimatini tedarik edip hazirlayan ve humbara yapanlar gibi ayri ayri kisimlara ayriliyorlardi.

TOPÇU OCAGI

Top dökmek, top atmak ve top mermisi yapmak gayesiyle teskil edilen bu ocak da, Kapikulu ocaklarinin yaya kismindandi. Efradi, Acemi Ocagi'ndan saglanirdi. Osmanli ordusunda ilk top, Sultan I. Murad zamaninda 1389 yilinda Kosova Meydan Muharebesinde kullanilmistir. Yildirim Beyâzid tarafindan da gerek Istanbul muhasaralarinda gerekse Nigbolu kusatmasinda topun bir silah olarak kullanildigi, Asikpasazâde tarafindan anlatilmaktadir. Görüldügü gibi Osmanli Devleti'nin daha baslangiç yillarinda top, ordunun ayrilmaz bir parçasi haline gelmistir. Bununla beraber topun silahli kuvvetlerin agir ve önemli bir silahi olarak ordu ve donanmaya yerlesmesini saglayan, Fâtih Sultan Mehmet olmustur. Kale yikan büyük toplar ile havan topunun mucidinin de Fâtih Sultan Mehmed oldugu belirtilmektedir. Bu silahin, askeriyedeki önemi o kadar büyümüs ve devlet ona o kadar ehemmiyet vermistir ki, patlatilamayan bir topun patlamasini temin eden kimseleri bile her türlü vergi ve rüsûmdan muaf saymistir.


Topçu ocaginin top döken kismi ile top kullanan bölükleri ayri ayri idiler. Toplar, her zaman devlet merkezinde veya fabrikalarinda döktürülmezlerdi. Bazen kale muhasaralarinda kalelerin önünde de top imal edildigi görülmektedir. Nitekim Sultan II. Murad zamanindaki Mora ve Arnavutluk seferlerinde, daha sonra da Istanbul kusatmasinda develerle getirilen malzeme ile buralarda toplar döktürülmüstü.

Osmanlilar, gelecekteki ihtiyaçlarini karsilamak ve devamli bir sekilde hazirlikli bulunmak gayesiyle Istanbul'un disinda da top fabrikalari kurmuslardi. Bu fabrikalar, hudud veya hududa yakin yerlerde idi. Bu yerler:


Belgrad, Semendire sancaginin Baç (Beç) madeni, Budin, Içkodra, Praviste, Timasvar ile Asya'da Iran sinirina yakin Kerkük'ün Gülanber kalesi idi. Bu toplarin mermilerini yapan fabrikalar da Bilecik, Van, Kigi, Kamengrad, Novaberda ve Baç'da idi. Bu mermiler (yuvarlak=gülle) için de ayri ayri yerlerde depolar yaptirilmisti. Her yil ne kadar mermi ve gülle dökülecegi, Divan tarafindan planlanip Topçubasina bildirilirdi. Dökümhanelere de buna göre emir giderdi. Bir gülle dökümhanesinin yillik ortalama kapasitesi 20-24 bin aded arasinda degisiyordu. Bu mermilerin en küçükleri 320 gram agirliginda idi. Bunlar, "Sahî" denilen toplarin gülleleri idi. Sahîler, katir sirtinda tasinabilen ve yalniz iki topçu eri tarafindan kullanilabilen küçük, pratik, atesi seri ve müessir toplardi. "înce Donanma"yi meydana getiren nehir gemilerinde de bunlar kullanilirdi. Kale muhasaralarinda surlari yikmak için kullanilan toplar daha büyüktü. Bu toplarin gülleleri 70 kg. agirliginda idi. Top mermisi döken madenlerde dökücü ustalari ve yeterince isçi vardi Dökücüler, Istanbul'daki Tophaneden gönderilirlerdi.


Osmanlilar, sadece madenî degil, tas gülle de kullanmislardi. Bu gülleleri demir olanlardan ayirmak için "Tas gülle" tabirini kullaniyorlardi.


Topçu ocaginin en büyük zâbitine (subayina) "Sertopî" veya "Topçubasi" denirdi. Bundan baska Dökümcübasi, Ocak kethüdasi ve çavusu gibi yüksek rütbeli subaylari ile "Çorbaci" veya "Bölükbasi", Dökücü halifeleri" gibi subaylari ile Ocak katibi vardi.


Tophanede sivil memurlar da istihdam ediliyordu. Bunlar, Tophane Nâzin ile Tophane Emini idi. Tophane Emini, tophaneye alinan ve sarf edilen esyanin defterini tutar ve her sene hesabini verirdi. Tophane levazimi, bunun eli ile tedarik edildiginden vazifesi çok önemli idi. Bütün bunlardan anlasildigina göre Topçubasi, Dökümcübasi, Tophane naziri, top dökümcüleri kethüdasi, Tophane emini ve Topçu çavusu Tophane ocaginin yüksek rütbeli subaylarindandi.



Topçular, sayica "Cebeciler"e yakin idiler. XVI. asirda ocagin mevcudu 1204 nefer iken, XVII. asirda bu sayi 2026'ya kadar yükselmistir. Onyedinci asrin sonlarinda muharebelerin devami yüzünden sayilari 5084'e kadar çikmistir.

Oldukça islah edilmesine ragmen Sultan III. Selim'in tahttan indirilmesi (hal') esnasinda Kabakçi Mustafa'ya iltihak eden Topçu ocagi, isyana istirak etmisti. Halbuki Sultan Selim, bu ocagin, zamanin sartlarina göre islâh edilmesine ehemmiyet vermis, derece ve itibarlarini artirmisti. Vak'a-i hayriye esnasinda topçular, devlete sadik kalarak Humbaraci ve Lagimci ocaklari ile birlikte "Sancag-i Serif altina gelmislerdi. Yeniçeri ocaginin ilgasindan sonra Topçu ocagi yeni sekle göre tertip edilmisti.



Topçu ocagi ile çok yakindan ilgisi bulunan bir ocak daha vardir ki, bu da "Top Arabacilari Ocagi"dir. Osmanlilarin ilk dönemlerinde kullanilan toplar, deve, katir ve beygirlerle naklolunan küçük ve hafif toplardi. XV. asirdan sonra topçulugun büyük ölçüde gelismesi üzerine ve büyük toplarin dökülmesinden sonra, yenilik yapan Osmanlilar, bunlari araba ile savasa götürmeye basladilar. Demek oluyor ki bu ocak, toplarin daha ziyade tekemmül ederek arabalarla tasinmasindan sonra dogmustur. Arabacibasi adinda bir subayin komutasinda bulunan bu ocak da çesitli ortalara ayrilmisti.


HUMBARACI OCAGI


Farsça asilli bir kelime olan humbara, içine patlayici maddeler doldurulmak suretiyle demirden yapilmis bulunan mermi demektir. Humbaraci da bu mermiyi havan topu ile kullanan topçu (havan topçusu) demektir. Humbaranin el ile atilani (el bombasi) oldugu gibi havan topu ile atilani da vardir. Ayrica tas da atilabilirdi.


Daha çok kale kusatmalarinda ve görülmesi mümkün olmayan hedeflere karsi kullanilan havanlar sayesinde Müslüman Türkler, dikkate deger basarilar saglamislardi. Topçular gibi Kapikulu ocagina mensub bulunan humbaraci ortalarinin XVXVI. asirlar arasinda ihdas edildigi tahmin edilmektedir. Humbaracibasi adi verilen bir subayin komutasinda bulunan bu ocak mensuplari, baslangiçta biri topçulara, digeri cebecilere bagli olmak üzere iki kisimdan ibaretti. Bu ocagin esas kisminin Kapikulu gibi maasli degil, timarli oldugu bilinmektedir. Nitekim 1126 yili Safer ayinin sonlarinda Humbaracibasi tarafindan Payitahta gönderilen bir arizadan, Hotin Kalesi muhafazasinda bulunan timarli humbaraci neferatinin bulundugu anlasilmaktadir. Buna göre humbaracilari topcu, cebeci, ve timarli olmak üzere üç kisma ayirabiliriz.


Bulunmasi gereken birçok vesikada isimleri zikredilmeyen humbaracilarin müstakil bir ocak haline gelmesi XVII. asirdan sonra olmalidir. XVIII. yüzyil baslarinda büsbütün ihmale ugrayan humbaracilik mesleginin, günün sartlan ve Avrupa'daki gelismesi de göz önüne alinarak yeniden tesisi düsünüldü. Bir müddet Avusturya'da kaldiktan sonra Osmanli ülkesine iltica edip Müslüman olan Fransiz asilzâdesi Copmte de Bonneval (Ahmet Pasa), Birinci Mahmud devrinde Mirimirân rütbesi ile humbaracibasiligina tayin edildi. Humbaraci ocagi, "fenn-i humbara ve sanayi-i atesbazîde maharet-i tammesi" olan bu zat tarafindan Avrupa'daki usûl ve sistemlere uygun bir sekilde teskilatlandirilmaya tabi tutuldu. Ahmed Pasa'nin bu konudaki çabalari sonucunda Bosna'dan 301 nefer alinarak her 100 kisi bir "oda" teskil etmek üzere bir ocak vücuda getiriliyor, her bölüge bir yüzbasi, iki ellibasi, on onbasi, tabib, cerrah ve yazicilar tayin olunduktan ve ulûfeler tesbit edildikten sonra teskilât, humbaracibasinin emri ve sadrazamin nezareti altina aliniyordu. Siki bir talim ve egitim ile yetisecek olan humbaracilardan tahsillerini bitirip olgun bir hale gelenler, Vidin, Nis, Hotin, Azak ve Bosna"nin serhad kalelerine "Humbaracibasi" olarak tayin edileceklerdi.

Fabrika ve kislalari Üsküdar'da bulunan humbaracilarin, devlet askerî teskilâti bakimindan önemli bir yeri bulunduklari anlasilmaktadir. Yeniçeriligin ilgasi esnasinda meydana gelen olaylarda, devletin yaninda yer almis olan Humbaraci Ocagi, Asakir-i Mansûre ordusu içinde topçulara baglanarak ayri bir ocak olmaktan çikmis oldu.

LAGIMCI OCAGI


Kusatma altindaki surlarinin altindan tünel (lagim) kazmak suretiyle yikan veya düsmanin açtigi tünelleri kapatan bir ocaktir. Osmanli ordusunda mühendislik bilgisine dayali olan bu ocak, XVII. asrin ortalarindan itibaren bozulmaya yüz tutmustu. Biri, Cebecibasinin komutasinda ve maasli, digeri de Lagimcibasi denilen komutanin emri altinda ve timarli olan iki kisma ayriliyorlardi.

Yer altinda yollar açarak fitil ve barutla kale bedenlerini yikan veya lagim açarak berheva eden lagimcilik, Osmanli ordusunda çok gelismisti. Gerçekten, günümüzün istihkâm sinifi diye adlandirabilecegimiz bu ocak hakkinda su ifadeler kullanilmaktadir: "XVIII. asra kadar Türk istihkamcisi, gerek teknik ve gerekse tabya bakimindan dünyanin mukayese edilemeyecek kadar en üstün istihkâm sinifi idi. Bunu, o dönemin bütün Avrupali yazarlari ve taninmis generalleri teyid etmektedirler. Modem Avrupa istihkamciliginin kurucusu da Türklerdir. Türk istihkâm teknigini ilk defa Fransizlar ögrenmis ve XIV. Louis devrinde tatbik etmislerdir. Daha sonra bu teknik bilgi, Avrupa ordulari tarafindan aynen iktibas edilmistir. (Lavisse-Rambaud, VI, 96) Avrupa istihkamciliginin babasi sayilan mühendis general Vauban, ilk defa Türkler'den ögrendigi tabya teknigini, 1673 senesinde Hollanda'nin Maestricht kalesi kusatmasinda kullanmis, basarili olmasi üzerine ayni asrin sonlarinda bu teknik, bütün Avrupa'ya yayilmistir. Vauban, Türk istihkam tabyasini Kandiye'de ögrenmisti."

Vazifesi, sadece tünel açmakla bitmeyen bu ocak, hem ordunun hem de agirliklarinin geçirilmesi için köprü yapmak ve gerekiyorsa mevcudlari tamir etmek gibi vazifelerle de yükümlü idi. Kale muhasaralarinda bunlarin bilgi, teknik ve faaliyetlerinden epey istifade edilmistir. Bu sayede zapti kabil olmayan pek çok kale, bu ocak mensuplarinin açtiklari tüneller sayesinde kolayca ele geçirilmisti. Nitekim Serdar-i Ekrem Köprülüzâde Ahmed Pasa'nin 1078 (1667) senesindeki Kandiye kusatma ve fethinden bahs edilirken lagimcilarin burada ne denli hizmet ve yararliliklar gösterdigine temas edilir. Bu tarihten sonra da Osmanlilarin lagimciligi yavas yavas gerilemeye baslamisti. Bu sebeple olsa gerek ki, 1207 (1792) de "Nizam-i Cedid" denilen yeni bir sistemle dönemine göre modern bir hale getirilmeye çalisildi. Bu maksatla ocak, biri lagim baglamak, digeri köprü, tabya ve kale yapmak gibi mimarî bilgi gerektiren iki kisma ayrildi.

KAPIKULU SÜVARISI


Osmanli kapikulu ordusunu teskil eden ikinci sinif askerî güç, Kapikulu süvarisidir. Osmanlilarin muvaffakiyetli hamlelerinde bu sinifin da büyük bir hissesi vardir. Osmanli topraklan genisledikçe timarlar çogaliyor, timarlar çogaldikça da timarli süvari (sipahi)nin sayisi da artiyordu. Fakat bunlar, kendi timarlarinda ikamet ettiklerinden, basarilari mahdud kiliyordu. Bu bakimdan daha kurulus yillarindan itibaren devlet merkezinde, yeniçeriler gibi devamli ve maas alan bir süvari birliginin bulundurulmasi ihtiyaci hissediliyordu. Bu sebeple Sultan I. Murad döneminde, Rumeli Beylerbeyi olan Timurtas Pasa'nin yardim ve tavsiyesiyle ilk adim atilmis oluyordu. Önce "Sipah" ve "Silahdar" adi ile iki bölük olarak teskil edilen Kapikulu süvarisine daha sonra "Sag Ulûfeci" ve "Sol Ulûfeci" (Ulûfeciyan-i yemin ve yesâr) ile "Sag ve Sol Garipler" (Gureba-i yemin ve yesâr) ismi verilen dört bölük daha ilave edilerek Kapikulu süvari ocagi alti bölüge yükseltilmis oldu.

Kapikulu süvari sinifini meydana getiren efrad da devsirme çocuklari ile harplerde esir alinan çocuklardan meydana geliyordu. Bunlar da yeniçeriler gibi hükümdarin sahsina mahsus olan atli kuvvetler idi. Bunlardan vücutça uygun ve kabiliyetli olanlar, Istanbul, Edirne ve Gelibolu saraylarinda terbiye olunduktan sonra yedi senede bir "Bölüge çikmak" tabir edilen bölüklere verme islemi yapilirdi. Derece ve maas itibariyle yeniçerilerden daha yüksek olmalarina ragmen, idare üzerindeki nüfuzlari ve harplerdeki önemleri itibariyla onlar kadar ilerde degillerdi.


Kapikulu süvari birliklerinden ilk ikisine "Bas", öbür ikisine "Orta", son ikisine de "Asagi bölükler" adi verilmisti. Bunlardan sipah bölügüne "Kirmizi bayrak", silahtar bölügüne "San bayrak", orta ve asagi bölükler için de Alaca bayrak" tabiri kullanilirdi.

Kapikulu süvarileri, hükümdarla birlikte sefere gittikleri zaman onun sag ve solunda yürürlerdi. Sipah sagda, silahtar da solda bulunurdu. Sipahin saginda sag ulûfeciler, silahtarlarin solunda da sol ulûfeceler yürürlerdi. Bunlarin sag ve solunda da sag ve sol garipler yürüyorlardi.


Sipah ve silahtarlar, muharebe meydaninda padisahin çadirini (Otag-i hümâyun), ulûfeciler gerek muharebe esnasinda, gerekse konaklama yerlerinde saltanat sancaklarini, garipler ise ordu agirliklari ile hazineyi muhafaza ederlerdi.

Adi geçen "Alti Bölük" efradi, hayvan besledikleri için devlet merkezinden fazla uzak olmayan ve mer'asi bol yerlerde ikamet ediyorlardi. Bu yüzden bunlardan bir kismi Bursa ile Edirne, bir kismi da Istanbul ve civarinda ikamet etmek zorunda idiler. Kanunî Sultan Süleyman zamanindan baslamak üzere, bunlardan 300 kisi, sefer zamanlarinda devlet merkezinde bir çesit yaverlik yapmak vazifesi ile görevlendirilmislerdi. Mülazim adi verilen bu 300 kisi, baris zamanlarinda mirî mukataalarin idaresi ile cizye cibâyeti (toplanmasi) gibi islerle görevlendirilmislerdi.


Kapikulu süvarilerini meydana getiren her bölügün âmiri olarak ayri ayri agalari vardi. Bunlar, Sipah agasi, Silahtar agasi, Sag ulûfeciler agasi gibi isimler aliyorlardi. Belge ve kanunnâmelerde bu isimler aynen kullaniliyordu. Nitekim 18 Muharrem 973 (15 Agustos 1565) tarihli Semendire ve Belgrad'a kadar yol üzerinde bulunan kadilara gönderilen hükümde bu isimlerden ayni lafizlarla söz edilmesi bunun örneklerinden biridir. Protokol bakimindan bunlarin en ileride olani Sipah agasi oldugu gibi, bunun komutasinda bulunan bölük de en itibarli bölük idi. Agalardan baska her bölügün bölükbasilari, kethüdalari, kethüda yeri, katip ve kalfa isimlerini tasiyan bir komuta heyeti ile basçavus ve çavus adlarinda küçük rütbeli zâbitleri vardi.


Kapikulu süvarilerinin kullandiklari silahlar, genellikle o dönemde her kavim ve millet tarafindan kullanilan silahlardi. Bunlarin orijinalligi, silahlarin imal ve kullanilmasinda idi. Türk silahlarinin daha hafif, yani tasinma ve kullanilmasinin kolay olmasi bir üstünlük sagliyordu. Hafif silahlar grubuna giren bu silahlar, ok, yay, kalkan, harbe veya mizrak ile bele takilan balta, pala veya hançerle atlarin eger kasina asilmis olan gaddare denilen genis yüzlü kisa bir kiliç ve bozdogan ismi verilen yuvarlak basli bir agaç topuzdu. Kapikulu süvarilerinin bellerindeki ok keselerinde (sadak) oklari vardi. Muharebelerde, bu silahlardan duruma göre uygun olanini kullanirlardi. Bu süvarilerin üzerlerinde çelik zirhli gömlekler vardi. Kalkanlari ise elbise ve basliklarinin renginde boyanmisti. Muharebelerde yanlarinda yedek hayvanlari da bulunurdu.


Sultan III. Murad döneminden önce hariçten bir kimsenin giremedigi bu ocaga, adi geçen hükümdar zamaninda, disardan iltihaklar basladi. Ocak teskilâti bozulduktan sonra "veledes" denilen süvari ogullari da ocaga alinmaya baslamisti. Kanunî Sultan Süleyman zamaninda sayilan yedi bin kisi civarinda iken, hariçten ocaga girenler yüzünden bu sayi yirmi bini bulmustu. Bilahere Kaptan-i Derya Kara Murad Pasa'nin, ocaklari, Ibsir Pasa aleyhine kiskirtmasi sonucunda süvari mevcudu, ocaktan tard edilmis olanlari da tekrar almak suretiyle elli bine ulasmisti XVII. asrin ortalarinda, vezir olarak Osmanli Devleti'ne hizmet etmis bir aile olan Köprülüler iktidara geçince, devletin inhitatini uzunca bir süre yavaslatmaya ve hatta durdurmaya basladiklari gibi bazi islahat hareketlerinde de bulunmaya tesebbüs etmislerdi. Iste bu dönemde, süvari bölüklerinde yapilan tenkisatla sayilan on bes bin civarina indirilebilmisti. Bunlarin, yaptiklari bazi isyanlari da bastirilinca takibata ugradilar. Bunun üzerine önemleri kalmayan bir sinif haline geldiler. Zaman zaman zorbaliklar yapan ve isyan eden bu askerî birliklerin, Dördüncü Murad ile Köprülü Mehmed Pasa'dan yedikleri iki büyük darbe, bunlari önemsiz bir hale getirmisti. Hezarfen Hüseyin Efendi, bunlarin, bu dönemdeki sayilarini su rakamlarla bize aktarmaktadir. Ona göre Sipah bölügü 7203, Silahtar bölügü 6254, Ülûfeciyan-i yemin 488, Ulûfeciyan-i yesâr 488, Gureba-i yemin 410, Gruba-i yesâr 312 olmak üzere toplam 15155 kisiye kadar yükselmektedir.

XVIII. asirdan itibaren sayi ve güçleri giderek zayiflayan Kapikulu süvarisi de "Vak'a-i Hayriye" diye adlandirilan ve yeniçeriligin ortadan kalkmasiyla sonuçlanan olayda lagv edildiler. Yeniçerilerin bu siralardaki serkeslik ve isyanlarina katilmayan bu ocak mensuplarindan, isteyenlerin yeni kurulan modem süvaride vazife almalarina müsaade edilmisti.

EYÂLET ASKERLERI

Osmanli kara ordusunun ikinci kismini meydana getiren, devletin büyümesinde, gelismesinde ve sinirlarini genisletmesinde önemli derecede rolü bulunan askerî kuvvet, eyalet askerleridir. Bunlan : Yerli Kulu, Serhad Kulu, ve Timarli Sipahiler olmak üzere 3 grup halinde ele alabiliriz.

YERLIKULU

Yerli Kulu piyadesi, eyalet pasalari ile sancak beylerinin komuta ve idaresinde bulunan, komutanlari da bunlar tarafindan tayin olunan muntazam ve disiplinli bir askerî siniftir. Rikab-i Hümayûndaki askere Kapikulu dendigi gibi, devlet merkezinin disinda bulunan bu askere de Yerli Kulu denmekteydi. Hizmet gördükleri müddetçe maas alabilen bu askerî sinifin iasesi, eyalet veya sancak beyi vasitasiyle veyahutta devlet hazinesinden verilirdi. Bu sinifa dahil askerleri de gördükleri hizmetlere göre: 1 Azepler, 2 Sekban ve tüfekçiler, 3 Icareliler, 4 Lagimcilar, 5 Müsellem'ler olmak üzere bes gruba ayirmak mümkündür.

AZEPLER

Yerlikulu askerinin ilk sinifini meydana getiren azepler, harplerde büyük hizmetler görüyorlardi. Ordunun ön saflarinda yer almalarindan dolayi düsman taarruzuna en çok onlar maruz kaliyorlardi.


Kelime olarak "bekâr" demek olan azep tabiri, Osmanli askerî teskilâtinda: bekâr, güçlü ve kuvvetli olan gençlerden meydana getirilmis bir askerî sinif için kullanilmaktaydi.

Klasik Osmanli ordusunda azepler, Anadolu'daki Müslüman Türklerden kurulu hafif piyade askerî birligidir. Bununla beraber yine ayni adi tasiyan ve 1450'den sonra Fâtih Sultan Mehmed tarafindan teskil olunan kale azepleri de vardir.


Osmanlilarin ilk dönemlerinden itibaren XVI. asrin yarisina kadar meydana gelen harplerde hafif okçu kuvvetlerine ihtiyaç vardi. Bu bakimdan, harp esnasinda ne kadar azebe ihtiyaç varsa tesbit edilirdi. Tesbit edilen miktar, sancaklara taksim edilirdi. Böylece ihtiyaca göre 20 veya 30 hâne (ev)den bir azep istenirdi. Istenilen azebin bekâr, güçlü ve kuvvetli olmasi lazimdi. Sancaga bagli kazalardan seçilen her azebin ücret ve masrafi onu seçen yere ait olup bu, XV. asrin sonu ile XVI. asirda her azeb için 300 akça tutmakta idi. Her azebin, askerden kaçmamasi için bir kefili vardi. Kaçtigi takdirde masraf bu kefilinden alinirdi. Azeplere verilecek para, azeb alinan yer ile halkinin servetine göre tahsil edilirdi. Sefer hazirligi esnasinda azeplerin toplanmasina "Azep çagirtmak" denirdi. Bunlarin maaslari olmadigindan harp zamanlarinda bütün vergilerden muaf sayilirlardi.

Ok, yay ve pala gibi hafif silahlarla donatilmis olan azepler, ordunun ön saflarinda bulunduklarindan ilk olarak onlar düsman hücumuna maruz kalirlardi. Bunlarin gerisinde toplar, onlarin arkasinda da yeniçeriler yer alirdi. Savas basladigi zaman azepler saga sola açilmak suretiyle topçunun rahat ates etmesine imkan saglarlardi.

Bahsimize konu teskil eden ve iki asirdan fazla büyük hizmetler ifa eden hafif piyade azepleri, XVI. asir ortalarinda, Kanunî Sultan Süleyman saltanatinin sonlarina dogru ilga edildiler. Kale azepleri ise 1826 senesine kadar hizmetlerine devam ettiler.

SEKBAN VE TÜFEKÇILER



Yerlikulu piyadelerinden olan sekbanlar, askere ihtiyaç hasil oldugu zaman, gönüllü olarak toplanan köy halkindan olduklari için, diger birlikler gibi saglam bir askerî egitime sahip degillerdi. "Salyâne"den kurtulmak için zaman zaman Hiristiyanlar bile bu birlige istirak edebiliyorlardi. Bunlar, bulunduklari bölgenin pasasindan baskasini tanimazlardi. Hizmet gördükleri müddetçe ulûfe alirlardi. Sekbanlar, "Bayrak" ismi ile siniflara ayrilirlardi. Sekban bölükbasisi ve Bayraktar adinda subaylari vardi. Bunlar, silah olarak kiliç kullanirlardi.

Zamanla sekbanlarin önemleri azalinca bunlarin yerini "Tüfekçi" adi ile yeni bir piyade sinifi aldi. Her elli-altmis tüfekçi bir bayrak kabul edilerek, "Gönüllü zabiti" adi verilen bir subayin komutasi altinda bulunurdu. Her sancak veya eyaletteki tüfekçi bayraklari, "Tüfekçi basi" adi verilen bir subayin komutasina verilirdi. Önemli eyaletlerden üçer veya beser tüfekçi basi varsa, bunlardan biri bas seçilerek adina "Serçesme" denirdi.

ICÂRELILER

Hudud boylarinda bulunan sehir ve kalelerde istihdam edilen yerli topçulardan meydana getirilen bir siniftir. Ücretle vazife gördüklerinden dolayi kendilerine bu isim verilmistir. Komutanlari, topçulugu iyi bilen ve "Topçu agasi" adi verilen bir kimsedir. Topçu agasi, eyalet pasalarinin komutasinda bulunmak üzere payitahttan gönderilirdi.

LAGIMCILAR

Yerlikulu askerinin bir bölümünü teskil eden bu sinif, hududa yakin bulunan önemli bazi kalelerin aniden muhasara edilmesi düsünülerek kurulmus bir siniftir. Ayrica düsman tarafindan kazilacak hendek ve tünellere mukabil hendek ve tünel kazmak suretiyle harbi kazanmak gayesi güdülmüstü. Kapikulu ocaklarindan olan Lagimcilarla ayni vazifeyi görmelerine ragmen bunlarin durumlari daha farkli idi. Zira bunlar, baris zamanlarinda da bagli bulunduklari kalelerde bulunuyor ve genellikle Hiristiyan tebeadan meydana getiriliyorlardi. Bunlar, devlet merkezinden gönderilen ve "Lagimcibasi" denilen bir subayin komutasina verilmislerdi.

MÜSELLEMLER

Osmanli Devleti'nde, pek çok görevi yerine getiren müsellemler, harp zamanlarinda ordunun geçecegi yollan temizlemek, köprüleri tamir etmek ve yol açmak gibi hizmetlerle de mükellef idiler: Buna karsilik baris zamanlarinda bütün vergilerden muaf sayiliyorlardi. Zaten bu ismi bu yüzden almislardi. Rumeli'de genellikle Hiristiyan tebeadan olan müsellemlere karsilik, Anadolu'da Müslüman tebea istihdam olunurdu. Bunlara "Yörük" ismi verilirdi.

SERHAD KULU

Osmanli kara ordusunun, önemli bir bölümünü meydana getiren eyâlet askerlerinin bu ikinci sinifi olan Serhad kulu da, hizmet ve durumlarina göre ayri kategorilerde mutalaa edilmistir. Bu sinif: Akincilar, Deliler, Gönüllüler ve Besliler olmak üzere daha küçük birliklere ayrilmislardir.

AKINCILAR

Serhad kulu grubunun en önemli birligini akincilar teskil ederdi. Müslüman Türklerden meydana getirilen hafif süvari kuvvetlerine verilen bu isim, 500 sene sonra Avrupa'da "komando" olarak ortaya çikacaktir.


Serhad denilen hudud boylarinda bulunan akincilar, fevkalade disiplinli bir teskilâta sahiptiler. Bunlar, atlarla düsman içlerine kadar sokulur, gerek bizzat gördükleri, gerekse düsmandan elde edilen esirler vâsitasiyla ögrendikleri bilgileri degerlendirerek önemli bir istihbarat agi kurmuslardi. Öncü kuvvetler olduklari için, ordunun kesif hizmetlerini görüyorlardi. Bundan baska onlar, düsman topraklarindaki araziyi tedkik ederek orduya yol açiyorlardi. Çok seri hareket ettikleri için, düsmanin pusu kurmasina imkan vermiyorlardi. Ayrica ordunun geçecegi yerlerdeki mahsûlü korumak suretiyle ekonomik bir fayda da sagliyorlardi. Akincilar, esir almak suretiyle bölgede bulunan nehirlerin geçit yerlerini de ögreniyordu. Bunun içindir ki akincilar, esas ordudan dört bes gün daha ileride bulunurlardi. Günümüzün motorize birlikleri gibi pek seri ve sür'atli hareket ettikleri için, düsmana karsi dehset saçar ve onlarin maneviyati üzerinde çok etkin psikolojik tesirde bulunurlardi.

Islâmî suurdan kaynaklanan bir ruha sahip olan akincilarin, ordunun basarisi için yaptiklari akinlarda, pekçok esir aldiklari bir gerçektir. Akinci anlayisina göre savasmak (cihad yapmak) hem dinî hem de millî bir vazifedir.


Hafif süvari birlikleri olduklarindan, düsman kale ve ordusu üzerine varmayan akincilar, ordu için yollan açiyorlardi. Bu yollarin birkaç yönden açilmasi gerekiyordu. Ordunun hedefi olan ülke, hem maddî hem de manevî bir sekilde yipratilmali idi. Düsmanin, maddî güç kaynaklari yok edilmeli, ekonomisi ile ordusu hirpalanmali idi. Halka korku salip onlarin manevî güçlerini kirmak gerekiyordu. Elde edilmesi mümkün olan her türlü gizli bilgi elde edilmeliydi. Akincilarin açtiklari bu yol ve verdikleri hizmetten sonra, Padisah veya Serdar-i Ekrem asil ordu ile gelip harp ederlerdi.

Akincilar içinde devsirme yoktur. Bu sinifa, Arnavut ve Bosnak gibi, Osmanlilar vasitasiyle Müslüman olanlar da alinmazdi. Akinci olabilmek için Osmanli Türkü olmak gerekiyordu. akinci beylerinin çogu, Osman Gazi'nin arkadaslari olan maruf komutanlarin çocuklaridir. Akinci beyleri, istediklerini ocaga alir, istemediklerini de almazlardi. Bu konuda Divan anlari tamamiyla serbest birakmisti. Bu yüzden Divan, onlarin bu tasarruflarina karismazdi. Akinci ocagi beyleri, genis bir yetkiye sahip ve dogrudan dogruya padisahtan emir alan kimselerdi.



Büyük bir kismi, Avrupa ve Balkan halklarinin dillerini çok iyi biliyordu. Bu sebeple sinirlarin ötesinde kendilerine bagli birçok ajanlari vardi. Bu ajanlar sayesinde akincilar, Orta Avrupa ve ötesi hakkinda günlük bilgileri elde edebiliyorlardi. Bu sekilde hareket etmek, onlar için bir zorunluluktu. Aksi takdirde girisecekleri akin bir felaketle sonuçlanabilirdi.



Her biri ayri bir komutana bagli bulunan akinci birlikleri, ayri ayri yerlerde ikamet ediyorlardi. On kisilik akinci birliginin komutanina onbasi, yüz kisilik birlik komutanina yüzbasi, bin kisilik birligin komutanina da binbasi deniyordu. Bütün bunlarin üstünde de "Akinci beyi" denilen akinci komutani vardi ki, buna akinci sancakbeyi denirdi.

Düsman ülkesine yapilan bir akinin, akin adim alabilmesi için o taarruzun akinci komutanlarinin emrinde olmasi lazimdi. Akinci komutani kendisi sefere istirak etmez, gönderdigi birlik te 100 veya daha fazla kisiden meydana geliyorsa buna "Haramîlik", 100 kisiden daha az ise buna da "Çete" denirdi. Hazar zamaninda (harb olmadigi zaman) akincilar, kendi is ve talimleri ile mesgul olurlardi. Düsman ülkesine yapilan akinlar, gelisigüzel degil, bir plan ve program dahilinde olurdu.

Rumeli'de ayri ayri ocaklar halinde bulunan akincilar, komutanlarinin isimleri ile anilirlardi. Osmanlilar'in ilk fetihleri zamaninda Evrenos Bey akincilari vardi. Daha sonra Mihalogullari, Turhan ve Malkoç Bey akincilari meydana çikti. XVI. asir sonlarina kadar söhretlerini muhafaza eden akincilar, Osmanli fetihlerinde önemli rol oynamislardi. Genelde Akincilar, Rumeli sinir boylarinda kullanilmakla birlikte zaman zaman Anadolunun dogusunda da istihdam edilmislerdir.

Savaslarda basarili olan akincilara dirlik tahsis edilince timarli akincilar ortaya çikti. Böylece akincilar, timarli ve vergiden muaf olanlar diye iki gruba ayrilmis oldular. XVII. asir baslarindan itibaren vergiden muaf olanlar, bazi kadilar tarafindan vergi vermeye zorlanmis görünmektedirler. Merkezden gönderilen emirlerle kadilarin bu neviden davranislarindan vaz geçmeleri istenmektedir. Nitekim 1014 (1605) senesine ait bir hükümde söyle denilmektedir:


"Akinci taifesinin sakin olduklari yerin kadilarina hüküm ki, kadimu'l-eyyamdan olan sefer-i hümayunuma eser akinci taifesi sefere estikleri (sene) umûmen avanz-i divâniye ve tekâlif-i örfiyeden muaf ve müsellem olmak babinda emr-i serifim vârid olmus iken, haliya taife-i mezbureye kudat tarafindan tekâlif çektirilmekle, sefere ihraç olunmak lazim geldikte taife-i mezbûre sair reaya gibi hem tekâlif çekeriz ve hem sefere teklif idersiz deyü sefere gitmekte taallul ettikleri ilam olundu. Imdi taife-i mezbûre memur olduklari sefere gelüp hizmet ettiklerinden sonra tekâlif ile rencide olunmamak ferman olunmustur."


Akincilarin silahlan, bir zirhli gögüslük ve yaka ile mizrak, kalkan ve atlarinin egerine takili basi topuzlu bir bozdogandi. Akincilarin tamami zirh kullanmazdi. Bunlarin yiyecekleri ve kaplari da kendileri gibi hafifti. Atlarinin egerine asili birer küçük kushâne ile yemek islerini görürlerdi. Çogu zaman bu tencerede pirinç, kavurma veya koyun pastirmasini pisirirlerdi.

XVI. asir sonlarina kadar Bati'da önemli hizmetlerde bulunan akincilarin sayisi, zaman ve sartlara bagli olarak azalip çogaliyordu. Nitekim 1530 Budin ve 1532 Alman seferinde sadece Mihaloglu Mehmed Bey'in komutasinda 50 binden fazla akinci vardi.

Eflak Beyi Mihal'in isyanindaki harekâtta (1595), Vezir-i A'zam Sinan Pasa'nin tedbirsiz hareketi sonucu adeta mahv olurcasina zayiat veren akincilar, bundan sonra pek fazla is yapamadilar. Gerçi XVII. yüzyilin ilk yarisi içinde cüz'î bir kuvvetle bazi muharebelerde görünmüslerse de eski kuvvet ve kudretlerine ulasamadilar. Bundan sonra akincilarin vazifesi, Tatar ve Kirim Hani kuvvetleri tarafindan görülür olmustu. Varligini ismen de olsa uzun süre devam ettiren akincilik, 1826 yilinda resmen ortadan kaldirilmisti.

DELILER

Serhad kulu askerinin bir bölümünü de "Deliler" teskil ediyordu. Bunlarin büyük bir kismi Türk'tü. Öncü birliklerden olan ve deli denilen bu atlilar da akincilar gibi gözünü budaktan sakinmiyorlardi. Gerçekten bu sinifa mensub olanlar, öyle bir cesarete sahip idiler ki, asir "delil" demek olan bu tabir, cesaretlerinden dolayi halk arasinda "deli" olarak meshur olmustu. Iri yan ve cesaretli kimselerden meydana gelen bu hafif süvari birligi, ocaklarini Hz. Ömer'e kadar dayandirirlar. Fevkalade cesaret, atilganlik ve korkunç kiyafetleri ile düsmana dehset veren Deliler, hep galip gelirlerdi. Bu sinif askerî birligin parolasi "yazilan gelir basa" seklinde idi. Böyle bir anlayis ve suura sahip olduklari için hiç bir tehlikeden çekinmezlerdi.

Sancak beyi veya beylerbeyi maiyetinde olan delilerde, akincilarin bütün silahlan vardi. Bunlarin her ellialtmis kisisi "bayrak" adi ile bir birlik meydana getiriyordu. Bu birliklerin birkaç tanesi "Delibasi" adinda bir subayin komutasinda idi. Birkaç delibasinin askerleri de "Alaybeyi" veya "Serçesme" denilen daha yüksek rütbeli bir subayin komutasina havale edilmislerdi.

XVI. asirlardan önce pek görülmeyen bu askerî birlik, Türklerden baska Bosnak, Sirp ve Hirvat gibi Müslüman olmus cengaverlerden meydana gelmisti. Bunlar, tamamiyle Rumeli halkindan olduklari için orada bulunurlardi.

Baslarinda, benekli sirtlan derisinden yapilmis ve üzerine kartal kanatlari takilmis bir baslik bulunurdu. Salvarlari kurt veya ayi derisinden olup tüyleri disarda idi. Bu kiyafetleri ile deliler, düsmana büyük bir korku verirlerdi.


Devlette, zaaf belirtilerinin görüldügü XVIII. asirdan itibaren bu askerî birlik de önemini kayb etti. Yeniçerilerin ortadan kaldirilmasi ile bunlar da lagv edildi.

Serhad kulu askerini teskil eden "Gönüllü" ve "Besliler" diye iki ayri birlik daha vardir. Hafif süvari birlikleri olan bu birlikler, zamanlarina göre önemli hizmetler ifa etmislerdi. Bunlar, hududlardaki sehir ve kasabalarin muhafazasina memur edilmislerdi. Bu birlikler, ulûfelerini bulunduklari yerin maliyesinden aliyorlardi. Atli ve tüfekli olan gönüllü sinifi sag ve sol gönüllüler diye ikiye ayriliyorlardi. Besliler de sag ve sol besliler diye ayrildiklari gibi "Cemaat-i besluyan-i evvel", "Besluyan-i sani", "Besluyan-i salis" ve "Besluyan-i rabi" gibi isimler alirlardi.

TIMARLI SIPAHILER

Osmanli eyâlet kuvvetlerinin en kalabalik ve önemli sinifini timarli sipahi denilen atli birlikler meydana getiriyordu. Devletin büyüyüp gelismesinde baslica rolü oynayan toprakli ve timarli süvari teskilâti, daha önceki Müslüman Türk devletlerinde de vardi. Osmanlilar, bu sistemi daha da gelistirmislerdi. Bu sayede Osmanlilar, bir taraftan topragin islenmesini saglarken, öbür taraftan devletin atli ihtiyacini gideriyorlardi. Bu mânâda kendilerine dirlik verilmis olan toprak sahipleri, buna mukabil devletin muhafazasini üzerlerine almislardi. Kurulus döneminden itibaren devam edegelen bu sistem, uzun müddet devam etmisti. Böylece devletin asker ihtiyaci, kendilerine timar vermek suretiyle halk tarafindan karsilaniyordu.


Dirlik verilen timar sahibi, elindeki imkânlardan istifade ile "Cebelû" veya "Cebelî" denilen bir askerî güç bulundurmak zorunda idi. Timarli sipahilerin besleyecekleri asker (cebelû) sayisi, timarin gelirine göre degisiyordu. Sefer esnasinda timar sahibi olan sipahi, cebelûleri ile birlikte harbe istirak etmek zorunda idi. Aksi takdirde geri verilmemek üzere timari elinden alinirdi. Mesru bir mazeretinden dolayi gelemeyen veya beylerbeyinin emri ile güvenlik mülahazasiyla yerinde kalip sefere istirak etmeyenler için böyle bir ceza uygulanmazdi. Atli olan bu askerî sinif, binicilikte ve kiliç kullanmada son derece maharet sahibi idi. Piyadelerin korunmasi bunlarin sayesinde mümkün oluyordu.

Cebelûler, genellikle Anadolu gençlerinden teskil ediliyorlardi. Bununla beraber bazan sipahinin para ile satin aldigi veya savaslarda esir etmis oldugu kimselerden de olabilirdi. Cebelûnun bütün masrafi "sahib-i arz" da denen timar sahibine aitti. Sipahi, kendi bölgesinde veya bagli bulundugu sancak dahilinde oturmak zorunda idi.

Timarli sipahiler her sancakta bir kisim bölüklere ayrilmislardi. Her bölügün "Subasi" denilen çeribaslari ile bayraktar ve çavuslari vardi. Timarli sipahilerden her on bölük (bin kisi) bir alaybeyinin komutasi altinda bulunurdu. Alaybeyleri ise sipahileri ile birlikte bagli bulunduklari sancakbeylerinin, onlar da eyalet valisi olan beylerbeyinin komutasi altinda sefere giderlerdi. Timarli sipahilerin iyi atlari, kiliç, kargi, kalkan ve oklari ile baslarinda migfer, üstlerinde de zirh bulunurdu. Savas esnasinda ordunun sag ve solundaki kanatlari teskil ederek hilal seklini almak suretiyle yandan gelecek saldirilara karsi merkezi muhafaza ediyorlardi. Savasta ölen sipahinin çocuklari devlet tarafindan himaye edilir ve çocuklarindan birine dört bin, ikincisine üç bin akçalik timar baglanirdi.

Bilindigi gibi mirî arazi rejiminin bir sonucu olarak ortaya çikan dirlik sisteminde sipahî, topragin gerçek sahibi degildir. Bu sebeple o, tasarruf hakkini elinde bulundurdugu araziyi herhangi bir sekilde satamayacagi gibi varislerine miras da birakamazdi. O, devlet tarafindan belli hizmetler karsiliginda kendisine verilen araziyi kullanma (tasarruf) yetkisine sahiptir. Kanunnâmelerle belirlenen kaidelerin disina çikamaz. Bu bakimdan, vazifesini kötüye kullandigi veya timarinda çalisanlara (reâya) zulm ve teaddi ettigi kesin olarak belirlenen sipahinin topragi elinden alinirdi. Kendisi ayrica cezaya da çarptirilirdi. Bununla beraber sipahinin seferde ölmesi halinde timari çocuklarina kalirdi. Nitekim daha Osman Gazi zamaninda, sipahi, çocuklari ve timarla ilgili bazi kanunlarin yürürlüge girdigi bilinmektedir. Asikpasazâde'nin ifadesine göre ölen dirlik sahibinin timari, ogluna verilecektir. Sayet ölen kimsenin oglu küçük ve sefere gidemeyecek yasta ise, o zaman onun yerine hizmetçileri sefere gideceklerdir. Böyle bir uygulama, seferdeki sipahiye daha bir kuvvet kazandiriyordu. Insan ruh dünyasinin karmasik isteklerinden biri de kendinden sonra evlatlarina bir seyler birakma arzusudur. Binaenaleyh, tam anlamiyla maliki olmasa bile öldükten sonra topraginin kendi çocuklarina intikal edecegini bilen bir sipahi, sefer esnasinda cephe gerisinden emin demekti. Bu da ona ayri bir güç veriyordu. Çünkü ölse bile, devletin kendi çocuklarini koruyacagini biliyordu. Bu bilgi, ona bir dinamizm veriyordu.


Kanunî Sultan Süleyman'in son zamanlarina kadar Türk ordusunun en güçlü askeri olan timarli sipahi, bilhassa XVI. yüzyilin sonlarindan itibaren bu sinifin arasina da yabancilarin girmesiyle yavas yavas bozulmaya yüz tutmustu. Bunlarin, disiplinli ve muntazam olmalari, Kapikulu ocaklari ile bir denge sagliyordu. Timarlarin önemlerini kayb etmesi, timarlarin muharib olmayan siniflara verilmesi ve bazi timar gelirlerinin mukataa-i miriye adi ile hazineye aktarilmasi, bunlarin nüfuzlarinin azalmasina sebep oldu. Keza, XVII. yüzyilin ortalarindan itibaren hizmet bölüklerinin kaldirilmasi üzerine timarli süvariler, adeta yaya, müsellem ve yörükler gibi top, cephane ve diger harp levazimatini, nakl etmek, kalelere zahire götürmek, tamir islerinde hizmet görmek ve benzer daha nice geri hizmetleri ile vazifelendirildiler. Bu uygulama, teskilat için ikinci bir darbe oldu.

XVII. asir baslarina kadar Anadolu ve Rumeli'deki timarli sipahîlerle, bunlarin kanunen beraberlerinde harbe götürmeye mecbur olduklari "Cebelû" sayisi 90 binden fazla iken bu miktar, sonralari üçte bire inmisti. Timarli sipahi askerinin azalmasi sonucunda valiler, kapilarinda besledikleri derme çatma levend, sarica, sekban gibi kuvvetlerle bunlarin yerlerini doldurmaya çalistilar.

7 Mayıs 2014 Çarşamba

Kalp İçin En Yararlı İki Spor Türü

IMG Ust

Kalp İçin En Yararlı İki Spor Türü


Baharın gelmesiyle birlikte spora ilgi artmaya başladı. Mevsimsel değişimin yarattığı atmosferdeki oksijen seviyesindeki değişiklikler; yanlış nefes alımı, hızlı kilo vermek isterken bilinçsizce vücudu zorlayarak yapılan sporlar kalbi krizini arttırıyor.


Avrasya Hospital Kalp ve Damar Cerrahisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Esat Akıncı, "Kışın alınan kiloların çabuk verilmesi adına gidilen spor salonları ya da parkur alanlarında bilinçsizce yapılan egzersizler ve vücut geliştirme amacıyla ağırlık çalışanlar kalp krizi geçirme tehlikesiyle de karşı karşıya gelebilir, sağlık için kalbinizi yormadan bilinçli spor yapmak şart" dedi.


Prof. Dr. Akıncı, "birçok spor salonunda, üyelik için başvuranlardan sağlık raporu bile istenmiyor. Kişi rahatsızlığının farkında bile olmadığı için, aslında ciddi ya da başlangıç safhasında olan aort darlığı gibi bir durum yaşıyorsa, ani efor sonucunda ölebilir. Ayrıca kas büyüten hormonlar ve içinde pek çok kimyasal bulunan protein tozları da kullanılmamalıdır. Özellikle kas geliştirici hormonların damarlar ve kalp kası üzerinde yağlanma yaptığı son yapılan araştırmalara göre gayet açıkça ortadadır." şeklinde konuştu


"Yaşınıza göre spor yapın" uyarısında bulunan Akıncı, kalp için en yararlı sporun tempolu yürüyüş ve yüzme olduğunu söyledi.


Uyarılarını sürdüren Akıncı, "Tabi spora başlamadan önce en önemli ilk şey sağlığınızla ilgili kafanızda şüpheniz dahi varsa, mutlaka muayeneden geçmektir. 30 yaş üstü ve spora yeni başlayacak kişi mutlaka efor testi ve kalp ultrasonografisi yaptırmalıdır. Daha önce sporla tanışmamış 40 yaşında bir insanın ısınmadan vücut geliştirme ya da abartılı biçimde koşu yapması son derece sakıncalıdır. Kişinin yaşına uygun ve bilinçli bir şekilde yaptığı sporun birçok faydası bulunmaktadır, vücudun sınırlarını zorlamak ani ölümlere sebebiyet verebilir. Kalbi yormadan bilinçli spor yapın ki hem sağlıklı kilo verin hem de kalp sağlığınızı koruyun" ifadelerini kullandı.


Akıncı, "Maalesef ki, günümüz şartlarında yoğun iş temposunun da etkisiyle insanlar spor yapmak için vakit bulamıyoruz mazereti göstermektedir. Aslında spor alışkanlığını nasıl yemek yemek, su içmek, uyku vs... yaşam için vazgeçilmez önemi var ise, sporu da sağlıklı, kaliteli yaşamın vazgeçilmezi olarak hayatımızın içine almak gerekir. Kaliteli yaşam için en azından haftada 3 gün spor yeterlidir. Spor salonlarına gidemeyenler için ise, günde yarım saatte olsa yürüyüş yapmak kendi sağlığınıza çok faydalı bir yatırım olacaktır" diyerek sözlerini tamamladı.

6 Mayıs 2014 Salı

Çocuğunuzun Elini Tutarken ve Taşırken Dikkatli Olun

IMG Ust

Çocuğunuzun Elini Tutarken ve Taşırken Dikkatli Olun


Kendimizin veya bir başkasının bebeğini tutarken birçok farklı tutma stillerine göre hareket ediyoruz. Üstelik, henüz yürümeye başlamış olan bir bebek karşısında ise daha hassas olmak için elimizden geleni yapıyoruz. Birçok kez bir çocuğu taşıma veya elini tutma şeklimizin iyi olduğunu düşünürüz fakat bu durum onun için rahatsız edici olabilir.



Çocukları Taşımanın Düzgün Yolu

Öncelikli endişemiz bebekler de dahil olmak üzere çocukların nasıl taşınması gerektiğidir. Birçok kişi yanlış taşıma şekilleri yüzünden genç yaşta eklem bozuklukları hastalıklarına maruz kalıyor. İnsanlar, ilerleyen yaşlarda çocukların ince ve kırılgan olduklarını unutarak dikkatsiz davranabiliyor.

Ayrıca, bebekler büyüdükçe onları çekme veya itme sırasında kendi elleri ve kolları üzerinde kuvvet uygulayarak bu eylemler gerçekleştiriliyor. İşte her şeyin yanlış gittiği nokta da tam burası: insanlar kemiklerin hala kırılgan ve eklemlerin hala gevşek olduğunu unutuyor. Bu sebeple ebeveynler istemeden de olsa çocukların eklemleri üzerine normalden daha fazla kuvvet uygulayarak eklemlerde sağlık sorunları oluşmasına yol açabiliyor.


Koldan Tutarken

Bir çocukla yürüyor ve bize yakın olan kolunu tutuyor olmamız basit bir örnek olabilir. Çocuğu itme veya çekme gibi kuvvetler uygulanır. Çocuğun henüz bir bebek olduğunu özellikle kolunu çekerken, eklem yerlerine kuvvet uygulamamanız gerektiğini unutmayın.


Elden Tutarken


Bu durum genellikle çekme kuvveti uygulanan bir durumdur. Yetişkinlerin birbirlerinin elini tutarken gerçekleştirdikleri bir alışkanlık var, sürekli çekiştirmek. Bu olayı çocuklar üzerinde farkında olmadan uygulamak eklemlerde sağlık sorunlarını ortaya çıkarabilmektedir.


Çocuk Taşımayla İlgili Kültürel Çeşitlilik

Her kültür, kendi koşullarına göre bir çocuk taşıma şekli benimsemiştir. Benzer şekilde, aşağıda farklı ülkelerin farklı kişiler tarafından benimsenen birkaç farklı çocuk taşıma yolu vardır.


• Meksikalılar ve Guatemalalılar sapanlara sarılı bir şekilde bebeklerini taşırlar.


• Ekvator, Peru ve Bolivya insanları bebeklerini kendi sırtında taşırlar.


• Endonezya halkı ise sapanlarda yanlara bezlerini bağlar ve bu bezlere bağlı olarak bebeklerini taşırlar. Bu bezler aynı zamanda etek veya elbise olarak da giyilir.


• Endonezya’ya bağlı bir ada olan Bali’de insanlar bebeklerine dokunmaz ve kişiden kişiye geçmesine izin vermezler. Bebeğin doğumundan üç ay geçtikten sonra onlara dokunmak için izin verilir.


• Hindistan’da kast sistemi nedeniyle yalnızca alt kast insanlar Sarees denilen giysiye yapılan bir cepte bebeklerini taşırlar. Zenginler ise bu trendi takip etme konusunda oldukça kibirli bir yaklaşım sergilemektedir.

Sürekli Detoks Mümkün Mü?

IMG Ust

Sürekli Detoks Mümkün Mü?

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Detoksu zaman zaman tekrarlanan kürler yerine kalıcı süreçler haline getirmek daha çok fayda sağlamaz mı? Sorunun cevabı kocaman bir “EVET”tir ve böyle bir şey yapmak zannedildiğinden de kolaydır. Çoğumuz her gün ne yiyip içtiğimiz ve ne miktarda besin tükettiğimizle ilgileniriz ama konu oksijen, temiz hava ve sağlıklı nefes alma olduğunda cahil denecek kadar bilgi eksikliği içindeyiz. Oysa temiz hava ve bol oksijen, en az yiyip içtiklerimiz, en az su kadar değerlidir. Doğru ve düzgün nefes almayı öğrenmek, nefesi kontrol altında tutmayı, nefes sayısı ve derinliğini ayarlayabilmek için fazla bilgi sahibi olmaya gayret edin.

Hayatınızı kalıcı bir detokslanma süreci içine sokmak istiyorsanız temiz, oksijeni bol ortamlarda bulunmaya ve nefes egzersizlerinden faydalanmaya önem verin. Bu konuda yazılmış birçok kitapçık ve broşür var.
Ayrıca internet de oldukça zengin bir alan. Daha çok kurumsal internet sayfalarına müracaat ederek bu konudaki eksiklerinizi gidermeniz mümkün olabilir.

Kalıcı ve sürekli detoks için daha az “asit” yüklenebilir -daha az hayvansal gıda, et, et ürünü, süt, süt ürünü tüketebilir, daha çok “alkali” besin -sebzeler- kullanabilirsiniz. Dolayısıyla vücudunuz daha çok alkali, daha az asit kazanır, asit yükü içinde boğulup kalmaktan kurtulur. Unutmayın ki detoksun esası da zaten “asidoz” durumunu azaltmak ve “hipoksi” koşullarından uzak kalmakla ilgili bir şeydir.

Hayatınızı sürekli bir detoks süreci içinde tutmak istiyorsanız, şekerli yiyeceklerden de olabildiğince uzak durmalısınız.

Pek çok hastalık özellikle kanserlerin neredeyse tamamı asidoz ve hipoksi koşullarında aşırı “şeker” tüketimi ile de yakından bir ilgi içindedir.

Şekeri sofralarınızdan kaldırın. Şeker eklenmiş gıdaları olabildiğince azaltın ve şeker konusunu mutlaka ama mutlaka “tadında” bırakın.
Benzer şekilde unlu yiyecekleri de azaltmanızı tavsiye ederiz. Bedeninize giren un ve şeker miktarı azaldıkça insülin salgılayan ve kullanan sistemlerinizi de tahrik etmemiş olacaksınız. Kalıcı detoksun olmazsa olmaz kurallarından biri de “huzur ve sakinlik” halidir. Bu iki unsuru evinize de işyerinize de kalıcı ve uzun süre olmasa da en azından zaman zaman sağlayabilmenin bir yolunu bulmanızı tavsiye ederim.

Unutmayın, kirlilik hayatın olmazsa olmaz gerçeklerinden biridir ve hiçbirimizin -bedenimiz ve ruhumuz ne kadar güçlü olursa olsun- kirlenmeye gösterdiğimiz direnç sınırsız değildir. Ve her gün sık sık tekrarlandığı üzere “kirlilik güzel bir şey” de değildir. Hayat bir “detoks/retoks” yani “temizlenme-arınma/kirlenme” döngüsü halindedir. Dikkatli ve becerikli kişiler bu döngüyü iyi bilen ve iyi yönetenlerdir.

KESİP SAKLAYIN

* Detoks küründe fabrikasyon olarak hazırlanmış besinlerden uzak durun. Özellikle mandıra ürünlerini, unlu-yağlı tatlıları, cipsleri, konserveleri, dondurulmuş hazır besinleri kullanmayın.

* Bekletilmiş meyve suları, dondurulmuş sebze ve meyveler pek çok kimyasal katkı maddelerini de vücudumuza taşırlar. Bu nedenle detoks kürleri boyunca tüm sebze ve meyveleri taze ve iyice temizlenmiş, yıkanmış veya kabukları soyulmuş olarak kullanmalısınız.

* Detoks programı süresince ilave katı maddeleri içeren bitkisel çaylardan uzak durun. Çayları kendiniz doğal bitkilerden taze olarak hazırlayın ve hemen tüketin. Renk, koku ve lezzet verici katkılar içeren işlenmiş bitkisel çayları kesinlikle kullanmayın.

* Rahatlatıcı masajlar programınızın başarısını artıracaktır. Masajla birlikte aroma terapi (kokularla tedavi) yönteminden yararlanabilirsiniz. Bilinçli uygulanmış koku tedavisi seansları özellikle masajla birleştirildiğinde son derece yararlıdır.

* Meditasyon, rahatlama, canlandırma (imajinasyon) seansları egzersizle birleştirildiğinde iç dünyanızda olağanüstü bir arınmaya, özgüvende belirgin artmaya yol açar. Sizi iyilik ve mutluluk duygusuna ulaştırır. Ruhsal detoksa yardımcı olur. İyi bir detoks programını olanaklarınız ölçüsünde ruhsal detoks programları ile tamamlamaya çalışmalısınız.

GÜNDE 3-4 KEZ YAŞADIĞINIZ YERİ HAVALANDIRIN

* Program süresince düzenli duş ve banyo şarttır. Banyo esnasında deriyi fırçalama ve ovma cildiniz için iyi bir egzersizdir. Cilt dolaşımınızı canlandırır. Olanak varsa basınçlı su kullanarak su masajı uygulayın.

* Sıcak veya ılık bir duş rahatlatır. 5 dakikadan fazla sürerse kuvvet kaybına ve yorgunluğa yol açar. Cildinizin gerginliğini artırmak ve dolaşımınızı güçlendirmek istiyorsanız sıcak duşu mutlaka soğuk ya da serin su duşu ile tamamlayın.

* Soğuk su, cildinizin gerginliğini artıracak ve dolaşımını hızlandıracaktır. Soğuk ve sıcak duşları arka arkaya yapmak daha yararlıdır. Birden soğuk su duşuna başlayıp 15 saniye sonra tekrar sıcak duşa geri döner ve bu işlemi tekrarlarsanız detoks için daha iyi sonuç alırsınız.

* Detoks kürü boyunca kimyasal koku kirliliğinden sakınmanız; parfüm ve esans kullanımınızı en az düzeyde tutmanız önerilir. Koku ve parfümler özellikle kimyasallara duyarlı insanlarda detoks sistemi üzerine ilave bir yüktür.

* Özellikle yeni binalarda oturuyorsanız, yeni cilalanmış mobilyalarınız, yeni döşenmiş sentetik yer halılarınız varsa ev veya işyeri toksin yükünüz daha fazladır. Mikroplu halılarda izolasyon malzemesi veya yapıştırıcı olarak kullanılan kimyasallardan uzaklaşınız.
* Kuru temizlemeden gelen kıyafetlerinizi bir müddet açık havada bekletip havalandırdıktan sonra dolaba kaldırın. Yaşadığınız ortamları, aromatik doğal kokularla (lavender, ylang ylang) daha ferah ve keyifli hale getirmeniz önerilir. Havalandırma ve koku giderme amacıyla asla kimyasal madde kullanmayın.

* Evde veya işyerinde kullanılan cilalar, deterjanlar ve diğer temizlik ürünlerinin boğaz ve burun zarlarını tahriş eden zehirli uçucu organik bileşimler bulundurduğunu hatırlayın. Bu ürünleri kullanmayın.

Guinness Rekorlar Kitabı'na Giren Türkler

IMG Ust

Guinness Rekorlar Kitabı'na Giren Türkler


Türkiye Gazetesi web sayfasında Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Türklerin bir listesini çıkarmış. Gayet iyi olmuş. Neler ve kimler Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş diye merak eden olursa işte listesi;

 Guinness Rekorlar Kitabı'na giren Türkler ;

 1. Cem Karabay, tüplü dalış ekipmanlarıyla 135 saat 2 dakika 19 saniyelik sualtında kalma rekorunu kırarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 2. Antalya Valiliği koordinatörlüğünde düzenlenen 1 saatte en fazla organ bağısı rekor denemesi dalında "Guinness dünya rekoru" 7 dakika içinde kırıldı.

 3. Görme engelli sanatçı Metin Şentürk, otomobil kullanarak yaptığı hız ile "Dünya Görme Engelliler Sürat Rekoru"nu kırarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 4. Guinness Rekorlar Kitabı'na girmek için bir alışveriş merkezinde ütü yapan Kemal Gökgül, 42 saat sonunda 464 parça eşya ütüleyerek rekorun sahibi oldu.

 5. Trabzon'da bir resim öğretmeni ile 100 öğrencisi tarafından yapılan "Dünyanın En Büyük Ebrusu" rekoru Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 6. İzmit'te düzenlenen Pişmaniye Festivali'nde üretilen 1040 metrelik pişmaniye "dünyanın en uzun pişmaniyesi" ünvanını alarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandı.

 7. Danskeyfi Akademilerinin düzenlediği rekor denemesinde 5 dakika boyunca hatasız ve senkronize olarak en kalabalık Bachata Dansı yapan 198 çift Türkiye'nin adını Guinness Rekorlar Kitabı'na yazdırdı.

 8. Judo Milli Takım Antrenörü Namık Ekin, 24 saat boyunca tatamiden ayrılmadan yaptığı 4 bin 627 judo tekliği atışı ile Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 9. Konya'da ayakkabı ustası Zahit Okurlar tarafından imal edilen 455 numara ayakkabı, dünyanın en büyük ayakkabısı olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

10. Ali Bahçetepe ''Dünya beton blok kırış rekoru'' denemesinde iki ayrı dalda dünya rekorunun sahibi oldu ve Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başardı.

 11. Bursa'da bulunan bir alışveriş merkezinin yöneticileri 12 saatte 12 bin 972 müşterinin elini sıkıp, onlara ''Hoşgeldiniz'' temennisinde bulunarak, Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandılar.

 12. Türk sinemasının emektar senaristlerinden Safa Önal, filme çekilmiş 395 senaryosuyla bir dünya rekoruna imza attı. Önal’ın rekoru Guinness Rekorlar Kitabı tarafından tescil edildi.

 13. Avusturya'nın Weissensee Gölü'nde buzun altından 110 metrelik mesafeyi geçerek buzaltı yatay dalış rekorunu kıran milli bayan dalgıç Şahika Ercümen, Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 14. ABD'de 2010 yılında düzenlenen Geleneksel Türk Festivali’nde Murat Aksu ‘’Dünyanın en uzun şiş kebabı’’nı yaparak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandı.

 15. Ankara’da özel olarak hazırlanan ve 5 metre yüksekliğindeki ocağa takılan bin 198 kilogram döner, Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi.

 16. Milli maraton yüzücüsü Mehmet Gedik, -9 derecede buz dolu bir küvette 51 dakika kalarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmeye hak kazandı

 17. Mehmet Özyürek, 8,8 santimlik uzunluğunda ki burnu ile "Dünya Altın Burun Şampiyonu" olarak Guinnes Rekorlar Kitabı'na girdi.

 18. Konya'da bir çanta firması Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi de başaran 6 metre 30 santimetre boyunda ve 900 kilo ağırlığındaki dev çantanın tanıtımını yaptı.

 19. Türkiye genelindeki 9 üniversiteden 580 öğrenci tarafından yapılan 760.28 metrekarelik dev grafiti, onaylanarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye hak kazandı.

 20. Bayrampaşa Belediyesi tarafından hayata geçirilen ve Guinness Rekorlar Kitabı'na giren 45 metre genişliğinde, 18 metre enindeki kazak, 45 kişi tarafından 30 günde tamamlandı.

 21. Kuşadası Profesyonel Aşçılar Derneği tarafından düzenlenen 5. Açık Büfe Yemek Festivali'nde hazırlanan bin 28 çeşit yemeğin yer aldığı açık büfe, Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 22. Aydın'da yöresel kıyafetli efeler, Forum Aydın Merkezi'nin öncülüğünde gerçekleştirilen organizasyonla Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeyi başardı.

 23. ‘’Dünyanın en kısa kadını’’ Elif Kocaman ile ''Dünyanın en uzun adamı'' Sultan Kösen, İstanbul'da ''Guinness Rekorlar Kitabı 2011''ın tanıtımı için bir araya geldi.

 24. Adana Güney Rotary Kulübü üyeleri, Adana'da Portakalâ Çiceği Karnavalı'nda Japonya'ya ait dünyanın 'en büyük barış resmi mozaiği' rekorunu kırdı.

 25. Bağcılar'da bir gelinlik firmasınca dikilen 45 bin 24 swarovski taşlı gelinlik, Guinness Rekorlar Kitabı'na girdi.

 26. Emekli Su Altı Timi (SAT ) komandosu, judo, su altı, paraşüt, jimnastik, halter ve yüzme şampiyonu Namık Ekin, su altında 24 saatte 34 bin 800 metreden fazla yüzerek, Guinness dünya rekorunu kırdı.

 27. Akın Gökyay, 1975 yılından bu yana yaklaşık 90 ülkeden topladığı 412 satranç takımıyla, Guinness Dünya Rekorları'ndan sertifika aldı.

 28. Türk Telekom, 81 ilde 20 bin 715 çalışanının katılımıyla düzenlediği iftar yemeği organizasyonuyla, ‘’birden çok noktada, dünyanın en kalabalık iftarı’’ Guinness World Records sahibi oldu.

 29. Nizip ilçesinde aynı anda melodika çalan 664 öğrenci, Guinness Rekorlar Kitabı'na girerek ''Dünyanın en kalabalık melodika korosu'' olmaya hak kazandılar.

 30. Erkek kuaförü Ercan Buyruk, bir günde 360 kişiyi traş ederek Guinness Rekorlar Kitabı’na girdi.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

AYASOFYA

AYASOFYA
İstanbul’un fethinden sonra İslâm âleminin en büyük câmilerinden. İstanbul’un Ulu Câmii durumunda iken 1935 yılı başlarında müze hâline getirildi.


Hıristiyanların mistik bir mefhûmu olan Sofîa (İlâhî hikmet) adına kurulan Ayasofya (Sainte Sophie) ilk olarak Milâdî 325 senesinde Büyük Kostantin tarafından ahşapdan yaptırıldı. Oğlu Kostantin inşâatına devam edip, 360 yılında tamamladı. Topkapı Sarayı yanında bulunan ve ilk şekliyle basit bir bazilika olan Ayasofya, 408 yılında yandı. İkinci Teodosyus binayı beş nef (sahn) Ii olarak yeniden yaptırdı ve 415 yılında tekrar açtı. Bu ikinci kilise de 532 yılında çıkan bir ihtilâl neticesinde yandı. İmparator Jüstinyanus bu kiliseyi evvelki binalardan daha büyük ve gösterişli bir şekilde yeniden yaptırdı. Bu inşâatta Bizans İmparatorluğunun her tarafından malzeme getirildi. Böylece, eski yapıların işlenmiş malzemeleri de kullanıldı. Jüstinyanus devrinde meydana gelen bir zelzelede binanın kubbesi yıkılınca, aynı imparator 548 yılında kubbeyi bugünkü şekliyle yeniden yaptırdı. Ayasofya kilisesinin 557 yılındaki zelzeleden hasar gören kubbesinin doğu tarafı 558 de çöktü. Bu kubbe önceki kubbeden yirmi kadem (6,25 m.) kadar daha yükseltilip geçişi, pandantiflerle te’min edilerek yeniden yapılan Ayasofya kilisesi, 562 yılında ibâdete açıldı. Binanın iç kısmına pek çok resim, taşlara oyulmak suretiyle yerleştirildi. Batıdan doğuya 81, kuzeyden güneye 73 ve yüksekliği 73 metre olan Ayasofya, Makedonyalı Vasil (Balis-I) devrinde 869 senesinde meydana gelen zelzelede hasar gördü ve kubbesinde çatlaklar meydana geldi. Ertesi yıl İmparator tarafından tamir ettirildi. İmparator ikinci Bolis zamanında 986 yılında vuku bulan depremde kubbenin bir kısmı tekrar çöktü. Kısa zamanda gerekli tedbirler alınıp yeniden tamir edildi. İmparator Romen zamanında da tâmirat gören Ayasofya kilisesi 1204’de Dördüncü Haçlı Seferiyle İstanbul’u işgal eden Latinler tarafından tahrib ve yağma edildi. İstanbul tekrar Bizans idaresine geçtikten sonra küçük bir tâmirat gören Ayasofya, ikinci Andronik tarafından 1317 senesinde büyük ölçüde yeniden tamir edildi. Daha sonraki Bizans imparatorları da Ayasofya’da bâzı ilâve ve tamirler yaptırdılar. İstanbul’un fethinden bir kaç yıl önce yine bir depremden zarar gören kuzey tarafını tamir etmek üzere Ali Neccar adında bir Türk mîmârı Edirne’den İstanbul’a gönderildi. Gerekli tamir ve takviyeyi yapan mîmar, Edirne’ye dönüşünde, müstakbel minarenin kaidesini hazırladığını bildirdi.


Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1453 (H. 857) târihinde İstanbul feth edilince câmiye çevrildi. Fâtih Sultan Mehmed Han kubbeye kadar çıkıp, bina ve çevresini harap görüp tamire karar verdi. Burada ilk Cuma namazını büyük âlim Akşemseddîn kıldırdı. Fâtih Sultan Mehmed Hân Ayasofya’yı hayrâtının ilk eseri olarak, kıyamete kadar câmi kalmak şartıyla vakf etti. Câminin yanına da bir medrese yaptırdı. Bu medresede ilk defa büyük âlim Molla Hüsrev ders okuttu. İlk olarak batıdaki yarım kubbenin yanındaki baskı kuleciklerinden güneydekinin üstüne ahşap bir minare yapıldı. Bu minare 1574 tarihindeki tamirde kaldırılarak, câminin güneybatı köşesine tuğladan bir minare yaptırıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han’dan sonra pâdişâh olan ikinci Bâyezîd Han da saray kapısı köşesindeki İkinci minareyi yaptırdı ve Fâtih’in kurduğu medreseyi genişletti. Kânûnî Sultan Süleymân Han, Budin’in fethinden sonra oradaki baş kiliseden alınan tunç şamdanlar üzerine manzum birer kitabe yazdırarak 1526’da mihrabın iki yanına yerleştirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın oğlu ikinci Sultan Selîm Han da câminin etrafını saran ve yapıya zarar veren evleri yıktırarak sedlerle tahkim ettirdi ve kuzey tarafına iki minare yaptırdı.


İkinci Selîm Han’ın vefâtından sonra tahta geçen üçüncü sultan Murâd Han, dört adet mermer mahfel ile Ayasofya’ya devrinin mührünü vurdu. Eski devirlere âid iki büyük küpü Bergama’dan, getirterek câminin içine şadırvan yaptırdı. Birinci Ahmed Han zamanında 1607 (H. 1016)’da mihrab duvarına Besmele-i şerif çini işlemeli olarak yazıldı.


Dördüncü Murâd Han, taş kürsü ve bir minber yaptırıp Tenekecizâde İbrâhim Efendi’nin nefis hattı ile yazılmış levhalarla duvarları süsledi. Birinci Mahmûd Han da Hünkâr mahfelini, câminin yanındaki duvarları, devrin Kütahya ve İznik çinileriyle kaplı olan kütüphâneyi, şadırvan, mekteb ve imâret yaptırdı. Üçüncü Ahmed Han da câminin büyük kubbesine asılı olan büyük top kandili yaptırdı. Ayrıca bu devirde yeni bir hünkâr mahfeli yapıldı. 1809’da sultan İkinci Mahmûd tarafından tamir edilen Ayasofya Câmii kırk yıl kadar sonra sultan Abdülmecîd Han tarafından 1847 senelerinde tekrar büyük bir tamir gördü. Vefât eden şeyhülislâm Mekkîzâde Mustafa Efendi’nin devlete kalan serveti bu işe tahsis edildi. Bugün mevcûd olan ve Mustafa İzzet Efendi’nin hattı olan 7,5 m. çapındaki lafzatullah, Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem ve dört halîfesinin ism-i şerifleri yazılı olan yuvarlak levhalar asıldı. Sultan üçüncü Ahmed Han tarafından yaptırılan hünkâr mahfeli bu tamir esnasında kaldırıldı. Pâdişâhın câmiye gelişinde istirahat etmesi ve bâzı kabuller yapması için yeni bir kasr-ı hümâyûn ile bir hünkâr mahfeli, avlu kapısı yanına muvakkithâne yapıldı ve avluyu çeviren duvar yenilendi. 1894 depreminde zarar gören Ayasofya Câmiinde büyük çatlaklar belirdi ve geniş mozayik satıhları sıva ile birlikte döküldü. Meşrûtiyet yıllarında Marangoni, Jackson, Propper, Prost gibi batılı mîmarlara durumu incelettirildi ve tamiri için mîmar Kemâleddîn Bey nezâretinde hazırlıklara girişildi. Ayasofya, Birinci dünyâ harbini müteâkib İstanbul’un itilâf devletleri tarafından işgali sırasında rumlar tarafından ele geçirilmek istendi. Osmanoğullarından son halîfe Abdülmecîd Efendi, 1923 yılı Ramazanının Kadir gecesinde bu câmide ibâdet etti. Cumhuriyet devrine câmi olarak intikâl eden Ayasofya, 1926 yılında ufak bir tamir gördü.


1935 yılının başından itibaren, İsmet İnönü hükümeti kararıyla câmi olmaktan çıkarılıp müze hâline çevrilen Ayasofya, Müzeler Genel Müdürlüğüne bağlandı.


Câmi olduğu müddet içinde Ayasofya’da Ramazan aylarında bilhassa teravih namazında çok kalabalık bir cemâat toplanırdı. Pâdişâhın katıldığı Kadr geceleri ve Bayram namazlarında muhteşem bir manzara arz ederdi. Osmanlı hükümdarları Ayasofya’nın bakımına ve câmi olarak zenginleşmesine îtinâ gösterdikleri gibi, yardımsever müslümanlar da bu iş için vakıflar kurdurmuşlardı.

Mimarlar tarafından yapılan Ayasofya’nın asıl binası, kareye yakın dikdörtgen biçimindedir. Bu alanın üzerini 24,3 metre yükseklikte ve 33 metre çapında bir kubbe örtmektedir. Kubbede 40 pencere mevcûddur. Bu büyük kubbeyi taşıyan fil ayakları birbirleriyle bitiştikleri yerlerde pandantif yaparak kubbeye bitişirler. Aynı zamanda büyük kubbenin basıncını doğu ve batıdaki yarım kubbeler taşırlar. Binanın ağırlığını taşıyan sütunların sayısı 107 tane olup, 40’ı aşağıda 67 tanesi ise yukarıdadır. Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından doğusuna istinat duvarı ve tuğla minare yaptırıldı. Daha sonraki pâdişâhlar zamanında yaptırılan üç minare de Mîmar Sinân’ın eseridir.


http://osmanli-devleti1299.tr.gg/ayasofya-camii.htm

DİYARBAKIR

IMG Ust

DİYARBAKIR


Doğunun en gelişmiş kentlerinden biri olan Diyarbakır, zengin kültürü ve binlerce yıllık tarihi ile gezginlerin vazgeçilmez duraklarından biri.

Diyarbakır, tarihi boyunca önemli medeniyetlerin yerleşim merkezi olmuş Anadolu'nun Güneydoğu Bölgesi’nde yer almaktadır. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki Diyarbakır'ın geçmişi M.Ö. 7500'lü yıllara dek uzanıyor. Bu kadar köklü bir geçmişe sahip olunca da bu kentte gezilecek pek çok yer bulunuyor. Diyarbakır gezilecek yerler listesinde Diyarbakır'ın mutlaka görülmesi gereken yerlerini sizler için sıraladık.


Surlar: Diyarbakır, dünyanın en eski ve sağlam surlarından birine ev sahipliği yapıyor. Diyarbakır geziniz sırasında ilk görmeniz gereken yerlerden biri olan Diyarbakır Surları Çin Seddi'nden sonra dünyanın en uzun surudur.


Asur Kalesi: Eğil ilçesinde yer alan ve Asurlular tarafından yapılan Asur Kalesi Diyarbakır'ın en önemli tarihi varlıklarından biri ve turistik gezilerin de vazgeçilmez duraklarından.


Müzeler: Diyarbakır'ın tarihine ışık tutan müzeler Diyarbakır'da görmenizi önerdiğimiz yerler arasında. Diyarbakır Müzesi, Ziya Gökalp Müzesi, Cahit Sıtkı Tarancı Müzesi, Ahmed Arif Müzesi Diyarbakır'daki müzeler arasında yer alıyor.


Camiler, Medreseler: Diyarbakır'da gezip görülecek pek çok tarihi eser var. Bunların büyük kısmını da camiler oluşturuyor. Bu camiler arasında Diyarbakır Ulu Camii, Nebi Camii ve Parlı Safa Camii Diyarbakır'ın en ünlü camileri olarak anılıyor. Bu yapıların yanı sıra Hz. Süleyman Camii, Şeyh Mutahhar Camii, Mesudiye Medresesi, Behram Paşa Camii, Melik Ahmet Paşa Camii, Nasuh Paşa Camii, Latifiye Medresesi de gezebileceğiniz yerler arasındadır.


Kiliseler: Diyarbakır'da gezebileceğiniz bir diğer yerler ise Diyarbakır'ın kiliseleridir. Mar Petyun Keldani Kilisesi, Surp Giragos Ermeni Kilisesi ve Meryem Ana Süryani Kadim Kilisesi Diyarbakır'da görmenizi tavsiye ettiğimiz yerler arasındadır..


Hanlar: Diyarbakır tarih boyunca önemli bir ticaret güzergâhı olmuştur. Bu nedenle de şehirde yüzlerce yıllık geçmişe sahip hanlar ve kervansaraylar bulunuyor. Sülüklü Han, Hasan Paşa Hanı, Deliller Hanı, Yeni Han görmenizi önerdiğimiz yerler arasında.


Hevsel Bahçeleri: Yalnızca Diyarbakır'ın değil; ülkemizin de en önemli varlıklarından olan 8 bin yıllık Hevsel Bahçeleri, Diyarbakır'da mutlaka görmeniz gereken esşiz bir güzelliktir. Hevsel Bahçeleri, Dicle Nehri'nin kıyısında, kale ile Dicle Nehri arasındaki alanda bereketli alüvyonların yığıldığı topraklarda bulunan ve kentin kurulduğu günden bu yana besin kaynağı olan çok önemli bir yeşil kuşaktır.


Sipahiler Çarşısı: Diyarbakır'ın en ünlü çarşılarından olan Sipahiler Çarşısı, kent kültürünü yakından tanımanıza olanak sağlayacak bir ortam sunuyor. Sipahiler Çarşısı, Ulu Camii'nin hemen arkasında yer alıyor.

4 Mayıs 2014 Pazar

Osmanlıda islam



İstanbul'un fethinden sonra Hazreti Fatih bütün mahkumları serbest bırakmıştı. Fakat bu mahkumların içinden iki papaz zindandan çıkmak istemediklerini söyleyerek dışarı çıkmadılar. Papazlar Bizans imparatorunun halka yaptığı zülüm ve işkence karşısında ona adalet tavsiye ettikleri için hapse atılmışlardı. Onlar da bir daha hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdi.

Durum Hazreti Fatih'e bildirildi. O, asker göndererek, papazları huzuruna davet etti. Papazlar hapisten niçin çıkmak istemediklerini Hazreti Fatih'e de anlattılar. Fatih o dünyaya kahreden iki papaza şöyle hitap etti:

- Sizlere şöyle bir teklifim var: Sizler İslam adaletinin tatbik edildiği memleketimi geziniz, müslüman hakimlerin ve müslüman halkımın davalarını dinleyiniz. Bizde de sizdeki gibi adaletsizlik ve zulüm görürseniz, hemen gelip bana bildiriniz ve sizler de evvelki kararınız gereğince uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunu isbat ediniz.

Hazreti Fatih'in bu teklifi papazlar için çok cazip gelmişti. Hemen Padişahtan aldıkları tezkere ile İslam beldelerine seyahate çıktılar. İlk vardıkları yerlerden biri Bursa idi... Bursa'da şöyle bir hadiseyle karşılaştılar:

Bir Müslüman bir yahudiden bir at satın almış, fakat hiçbir kusuru yok diye satılan at hasta imiş. Müslümanın ahırına gelen atın hasta olduğu daha ilk akşamdan anlaşılmış. Müslüman sabırsızlıkla sabahın olmasını beklemiş, sabah olunca da erkenden atını alıp kadının yolunu tutmuş. Fakat olacak ya, o saatte de kadı henüz dairesine gelmemiş olduğundan bir müddet bekledikten sonra adam kadının gelmeyeceğine hükmederek atını alıp ahırına götürmüş. Atını alıp götürmüş ama at da o gece ölmüş.

Hadiseyi daha sonra öğrenen kadı, atı alan müslümanı çağırtıp meseleyi şu şekilde halletmiş:

- Siz ilk geldiğinizde ben makamımda bulunsa idim, sağlam diye satılan atı sahibine iade eder, paranızı alırdım. Fakat ben zamanında makamımda bulunamadığımdan hadisenin bu şekilde gelişmesine madem ki ben sebep oldum, atın ölümünden doğan zararı benim ödemem lazım, deyip atın parasını müslümana vermiş.

Papazlar islam adaletinin bu derece ince olduğunu görünce parmaklarını ısırmışlar ve hiç zorlanmadan bir kimsenin kendi cebinden mal tazmin etmesi karşısında hayret etmişler.


Mahkemeden çıkan papazların yolu İznik'e uğramış. Papazlar orada şöyle bir mahkeme ile karşılaşmışlar:

Bir müslüman diğer bir müslümandan bir tarla satın alarak ekin zamanı tarlayı sürmeye başlar. Kara sabanla tarlayı sürmeye çalışan çiftçinin sabanına biraz sonra ağzına kadar dolu bir küp altın takılmaz mı? Hiç heyecan bile duymayan Müslüman bu altınları küpüyle tarlayı satın aldığı öbür müslümana götürüp teslim etmek ister;

- Kardeşim ben senden tarlanın üstünü satın aldım, altını değil. Eğer sen tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin herhalde bu fiata bana satmazdın. Al şu altınlarını, der.

Tarlanın ilk sahibi ise daha başka düşünmektedir. O da şöyle söyler:


- Kardeşim yanlış düşünüyorsun. Ben sana tarlayı olduğu gibi, taşı ile toprağı ile beraber sattım. İçini de dışını da bu satışla beraber sana verdiğimden, içinden çıkan altınları almaya hiçbir hakkım yoktur. Bu altınlar senindir dilediğini yap, der. Tarlayı alanla satan anlaşamayınca mesele kadıya, yani mahkemeye intikal eder. Her iki taraf iddialarını kadının huzurunda da tekrarlarlar.

Kadı, her iki şahsada çocukları olup olmadığını sorar. Onlardan birinin kızı birinin de oğlunun olduğunu öğrenir ve oğlanla kızı nikahlayarak altını cehiz olarak verir.

Papazlar daha fazla gezmelerinin lüzumsuz olduğunu anlayıp doğru İstanbul'a Hazreti Fatih'in huzuruna gelirler ve şahit oldukları iki hadiseyi de aynen nakledip şöyle derler:

- Bizler artık inandık ki, bu kadar adalet ve biribirinin hakkına saygı ancak İslam dininde vardır. Böyle bir dinin salikleri başka dinden olanlara bile bir kötülük yapamazlar. Dolayısıyla biz zindana dönme fikrimizden vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inanmış bulunuyoruz, derler.
 
http://osmanli-devleti1299.tr.gg/osmanli-da-islam-adaleti.htm
 

Osmanlı devletinde bütün Sadrazamlar

Osmanlı devletinde bütün Sadrazamlar

 


 
855-857 Halil Paşa (2.defa)
857-872 Mahmud Paşa
872-877 İshak Paşa
877-878 Mahmud Paşa (2.defa)
878-882 Gedik Ahmet Paşa
882-886 Karamanlı Mehmed Paşa
886-888 İshak Paşa (2.defa)
888-902 Davud Paşa
902-903 Hersekzade Ahmed Paşa
903-905 İbrahim Paşa
905-907 Nesih Paşa
907-909 Hadım Ali Paşa
909-912 Hersekzade Ahmed Paşa (2.defa)
912-917 Hadım Ali Paşa (2.defa)
917-917 Hersekzade Ahmed Paşa (3.defa)
917-918 Koca Mustafa Paşa
918-920 Hersekzade Ahmet Paşa (4.defa)
920-923 Hadım Sinan Paşa
923-923 Yunus Paşa
923-926 Piri Mehmed Paşa
926-929 Piri Mehmed Paşa (2.defa)
929-942 İbrahim Paşa
942-944 Ayas Paşa
944-947 Lütfi Paşa
947-951 Hadım Süleyman Paşa
951-960 Rüstem Paşa
960-962 Kara Ahmed Paşa
962-968 Rüstem Paşa (2.defa)
968-972 Semiz Ali Paşa
972-972 Tavil Mehmed Paşa
972-982 Tavil Mehmed Paşa (2. defa)
982-987 Tavil Mehmed Paşa (3. defa)
987-988 Ahmed Paşa
988-990 Sinan Paşa
990-992 Siyavuş Paşa
992-993 Osman paşa
993-994 Hadım Mesih Paşa
994-997 Siyavuş Paşa (2. defa)
997-999 Sinan Paşa (2. defa)
999-1000 Ferhad Paşa
1000-1001 Siyavuş Paşa (3. defa)
1001-1003 Sinan Paşa (3. defa)
1003-1003 Ferhad paşa (2. defa)
1004-1004 Sinan Paşa (4. defa)
1004-1004 Lala Mehmet Paşa
1004-1004 Sinan Paşa (5. defa)
1004-1005 İbrahim Paşa
1005-1005 Çağala zade Sinan Paşa
1005-1006 İbrahim Paşa (2. defa)
1006-1006 Hadım Hasan Paşa
1006-1007 Cerrah Mehmet Paşa
1007-1010 İbrahim Paşa (3. defa)
1010-1012 Yemişçi Hasan Paşa
1012-1013 Yavuz Ali Paşa
1013-1015 Lala Mehmed Paşa
1015-1015 Derviş Paşa
1015-1020 Kuyucu Murad Paşa
1020-1023 Nasuh Paşa
1023-1026 Damad Mehmed Paşa
1026-1026 Halil Paşa
1026-1027 Halil Paşa (2. defa)
1027-1028 Halil Paşa (3. defa)
1028-1029 Damad Mehmed Paşa (2. defa)
1029-1030 Çelebi Ali Paşa
1030-1030 Hüseyin Paşa
1030-1031 Dilaver Paşa
1031-1031 Davud Paşa
1031-1031 Mürre Hüseyin Paşa
1031-1031 Mustafa Paşa
1031-1032 Mehmed Paşa
1032-1032 Mürre Hüseyin Paşa (2. defa)
1032-1033 Kemankeş Ali Paşa
1033-1034 Çerkes Mehmed Paşa
1034-1035 Hafız Ahmed Paşa
1035-1036 Halil Paşa (4. defa)
1036-1040 Hüsrev Paşa
1040-1040 Hafız Ahmed Paşa (2. defa)
1040-1041 Receb Paşa
1041-1046 Mehmed Paşa
1046-1048 Bayram Paşa
1048-1048 Tayyar Mehmed Paşa
1048-1049 Kara Mustafa Paşa
1049-1053 Kara Mustafa Paşa (2. defa)
1053-1055 Sultan zade Mehmed Paşa
1055-1057 Salih Paşa
1057-1058 Hezarpâre Ahmed Paşa
1058-1059 Sofu Mehmed Paşa
1059-1060 Murad Paşa
1060-1061 Melek Ahmed Paşa
1061-1061 Siyavuş Paşa
1061-1062 Mehmed Paşa
1062-1063 Tarhuncu Ahmed Paşa
1063-1064 Derviş Mehmed Paşa
1064-1065 İpşir Mustafa Paşa
1065-1065 Murad Paşa (2. defa)
1065-1066 Süleyman Paşa
1066-1066 Hüseyin Paşa
1066-1066 Sürnazen Mustafa Paşa
1066-1066 Siyavuş Paşa (2. defa)
1066-1067 Boynu iğri Mehmed Paşa
1067-1072 Köprülü Mehmed Paşa
1072-1087 Köprülü zade Fazıl Ahmet Paşa
1087-1095 Mustafa Paşa
1095-1097 Kara İbrahim Paşa
1097-1098 Süleyman Paşa
1098-1099 Siyavuş Paşa
1099-1099 Nişancı İsmail Paşa
1099-1101 Mustafa Paşa
1101-1102 Köprülü zade Mustafa Paşa
1101-1102 Köprülü zade Mustafa Paşa (2. defa)
1102-1103 Arabacı Ali Paşa
1103-1104 Hacı Ali Paşa
1104-1105 Bıyıklı Mustafa Paşa
1105-1106 Sürmeli Ali Paşa
1106-1106 Sürmeli Ali Paşa (2. defa)
1106-1109 Elmas Mehmed Paşa
1109-1114 Amcazade Hüseyin Paşa
1114-1114 Daltaban Mustafa Paşa
1114-1115 Rami Paşa
1115-1115 Kavanoz Ahmed Paşa
1115-1116 Damad Hasan Paşa
1116-1116 Kalaylı Koz Ahmed Paşa
1116-1118 Teberdar Mehmed Paşa
1118-1122 Çorlulu Ali Paşa
1122-1122 Köprülü zade Numan Paşa
1122-1123 Teberdar Mehmed Paşa (2. defa)
1123-1124 Yusuf Paşa
1124-1125 Süleyman Paşa
1125-1125 Hoca İbrahim Paşa
1125-1128 Damad Ali Paşa
1128-1129 Halil Paşa
1129-1130 Mehmed Paşa
1130-1143 Damad İbrahim Paşa
1143-1143 Silahtar Mehmed Paşa
1143-1143 Silahtar Mehmed Paşa
1143-1144 Kabakulak İbrahim Paşa
1144-1144 Topal Osman Paşa
1144-1148 Hekimoğlu Ali Paşa
1148-1148 Gürcü İsmail Paşa
1148-1150 Silahtar Seyyid Mehmed Paşa
1150-1151 Muhsin zade Abdullah Paşa
1150-1151 Yeğen Mehmed Paşa
1151-1153 Uvaz Hacı Mehmed Paşa
1153-1155 Hacı Ahmed Paşa
1155-1156 Hekimoğlu Ali Paşa (2. defa)
1156-1159 Seyyid Hasan Paşa
1159-1160 Tiryaki Hacı Mehmed Paşa
1160-1163 Seyyid Abdullah Paşa
1163-1165 Divitdar Mehmed Paşa
1165-1168 Köse Mustafa Paşa
1168-1168 Köse Mustafa Paşa (2. defa)
1168-1168 Hekimoğlu Ali Paşa (2. defa)
1168-1168 Naili Abdullah Paşa
1168-1169 Bıyıklı Ali Paşa
1169-1169 Said Mehmed Paşa
1169-1170 Köse Mustafa Paşa (3. defa)
1170-1171 Mehmed Ragıb Paşa
1171-1176 Mehmed Ragıb Paşa
1176-1177 Tekii Hamid Hamza Paşa
1177-1178 Köse Mustafa Paşa
1178-1182 Muhsin zade Mehmed Paşa
1182-1182 Silahtar Mahir Hamza Paşa
1182-1182 Yağlıkçı zade Mehmed
1182-1183 Emin Paşa
1183-1183 Mevlutvani Ali Paşa
1183-1184 İvaz zade Halil Paşa
1184-1185 Silahtar Mehmed Paşa
1185-1187 Muhsin zade Mehmed Paşa (2. defa)
1187-1188 Muhsin zade Mehmed Paşa (3. defa)
1188-1189 İzzet Mehmed Paşa
1189-1190 Derviş Mehmed Paşa
1190-1192 Darendeli Mehmed Paşa
1192-1193 Kalafat Mehmed Paşa
1193-1195 Silahtar Mehmed Paşa
1195-1196 İzzet Mehmed Paşa (2. defa)
1196-1197 Yeğen Elhac Mehmed Paşa
1197-1199 Halil Mehmed Paşa
1199-1200 Şahin Ali Paşa
1200-1203 Yusuf Paşa
1203-1203 Yusuf Paşa
1203-1204 Kethüda Hasan Paşa
1204-1204 Gazi Hasan Paşa
1204-1205 Şerif Hasan Paşa
1205-1206 Yusuf Paşa (3. defa)
1206-1209 Melek Mehmed Paşa
1209-1213 İzzet Mehmed Paşa
1213-1220 Yusuf Ziya Paşa
1220-1221 Hafız İsmail Paşa
1221-1222 Hilmi İbrahim Paşa
1222-1222 Hilmi İbrahim Paşa
1222-1223 Çelebi Mustafa Paşa
1223-1223 Alemdar Mustafa Paşa
1223-1224 Memiş Paşa
1224-1226 Yusuf Ziya Paşa (2. defa)
1226-1227 Ahmed Paşa
1227-1230 Hurşid Ahmed Paşa
1230-1233 Mehmet Emin Rauf Paşa
1233-1235 Derviş Mahmud Paşa
1235-1236 Seyyid Ali Paşa
1236-1236 Benderli Ali Paşa
1236-1238 Hacı Salih Paşa
1238-1238 Bostancıbaşı Abdullah Paşa
1238-1239 Silahtar Ali Paşa
1239-1240 Mehmed Said Galib Paşa
1240-1244 Selim Mehmed Paşa
1244-1244 İzzet Mehmed Paşa
1244-1248 Reşid Mehmed Paşa
1248-1254 Mehmed Emin Rauf Paşa
1254-1255 Mehmed Emin Rauf Paşa
1255-1256 Hüsrev Mehmed Paşa
1256-1257 Mehmed Emin Rauf Paşa

Osmanlı piyadeleri


piyadeler
  

Boğaziçi ve haliç sularının üstünde narin bir endazeyle dolaşan kayıklarımız,gördükleri hizmetlere göre muhtelif isimler alırlardı. Halkın hususi vasıtası olan kayıklar piyadelerdi. Bunların iki küreklisine iki çifte, üç küreklisine üç çifte denir, dört ve beş çifte olanlarıda bulunurdu.

Kayıkların kürek adedi ilmiye ve mülkiye ricalinin mertebelerine işaretti. Vezirler beşer, vala ashabı dörder, ula evveli üçer, ula sanisi ve mütemayizler ikişer çiftelere binerlerdi.

Abdulhamid zamanındaki mali buhran esnasında bir ara rütbei baladan aşağı raddeden olanları üçer çifte kayıklara ve çift atlı arabalara binmemeleri için irade çıkmıştı. Vezirlerinde beş çifteleri terketmeleri düşünülüyordu. Fakat Babıaliye gelen Abdülmecid (Beş çifteler bir müddetten beri deebi saltanat ve devlet hükmüne girmiş, hem sizde zahmet çekersiniz. Beş çifteler terk olunmasın hem bizi bu hale koyan beş çifteler değildir,başka şeylere bakmalı beyhuda yere maaş verip adam kullanmamalı.) demişti.

Beş çifte kayıkların birinci küreklerine hamla, ikincilerine sigorya, üçüncülerine başmanga, dördüncülerine ve beşincilerine ikinci üç manga denirdi.

Hamlacılar hilali, pembezar gömlekler, ateş, al, vişne çürüğü, kahverengi savtalar, şalvarlar, beyaz çoraplar, güllü yarım potinler giyerlerdi.

İstanbulda yabancı elçilerin bindikleri kayık kürekleride devlet tarafından tayin edilirdi. İngiliz sefirleri Ebukir zaferine kadar beş çifte kayıklarla gezerlerdi. Bu zaferden sonra (dümenli yedi çifteye süvar olmalarına müsaade ile paye verilirdi.)

19.asırda İstanbulda bulunan bir Amerikan sefiri hatıralarında kayıklarımıza geniş yer vermektedir: ( yolcular kayıkta yere serilmiş bir türk halısı veya kırmızı bir minder üzerinde otururlar,kayıklar uzun ve dardırlar, yolcunun her hareketinden müteesir olurlar, sinirli olanlar bunlara hiç binmemelidirler.)

Bu hafif kayıklar, ekseriya insana bir cisim değil, bir hayal hissi verir, kenarına örtülmüş olan ve hemen suya dökülecekmiş gibi duran sırma saçaklı al çuha, boğazın zengin ve çeşitli renkleriyle ışıldar, kayık bu örtüsile ve kendisine bakrlı tavırlarile azamet veren yolcularile muhteşem bir manzara gösterir.

Yazları boğazda oturan devlet ricali, İstanbula kayıkla gelip giderlerdi. Teşrifat mucibince paşaların yanında birer yaverle çavuş bulunurdu. Akşamları Sirkeciden boğaza doğru kayıklar yol alırdı. Tüfekli palaskalı çavuşlar, kayığın kıç üstünde, yaverlerde paşa ile ambarda otururlardı. Bunlardan başka kayıkta iki de ağa bulunurdu. Bunlardan biri paşanın çubuğunu doldurup verir, diğeri şemsiyesini tutardı. Kırmızı , şemsiye açmak padışahlara mahsus olduğu için tutulan şemsiyelerin rengi kırmızıdan maada bir renkte olurdu.

Kayık sarayın , yahud vükeladan birinin yalısı önünden geçerken hürmet eseri olarak şemsiye kapanırdı.

Ramazan akşamları ekseriya yolculuk esnasında top atılırdı. Bunun için de kayıkta (iftariye bulunur ve iftar edildikten sonra terkeş tabir edilen kısa çubuklar yakılarak içilirdi. Yalıya çıkılıncada akşam namazları kılınırdı.

Kayıkların yapısı Boğaziçinin bütün güzelliklerini seyredebilecek bir üslubtaydı.(Herkesin çömelerek alçakta oturmaya alışık olduğu bir zamanın mahsulü olan,insanı derinlikte ta suların hizasında oturmaya mecbur eden bu kayıklar suları, gökyüzünü, sahilleri, mehtabı seyretmeye gözleri, gönülleri avlamaya müsait bir vasıta olamaz, hele dört kişiyi karşı karşıya ve dördününde yanlarından suyu iyice görecekleri vaziyette oturuşile kayık elbette etrafı seyretmek için hem rahat,hemde muvafıktı.)

Eski asırlarda vezirlerin kayıklarıda kendi aralarında bir takım alametlere ayrılırdı. Paşalar trabzanlı kayıklara binerlerdi. Kaptan paşa kayığı kadırga burunlu olur ve baş tarafının rengine göre karakancabaş, yeşilkancabaş gibi isimler alırdı.

Sadrazam paşanın kayığının iç tarafı yeşil çuha ile örtülü olurdu. Tezyinat itibarile daha süslü idi. Şeyhülislamlarda mükellef kayıklara binerlerdi.

18. asırda paşaların kayıkları tersanedeki kayıkhanelerde durur. Tatil günlerinde buradan çıkarılıp paşanın emrine giderdi.

Kiklerin baş omuzlarındaki yıldızlar sahibinin rütbesine alametti. Birer yıldız liva, ikişer yıldız ferik ve üçer yıldız münşir işareti idi. Büyük amiral kikinin ayrıca baştan kıça kadar bir pus genişliğinde lale rengi bir tiriz bulunurdu.

Kikler akşamları Kasımpaşa divanhane önünde toplanır ve paşalar kendi vasıtlarına binip hareket ederlerdi. Kiklerde yat küreği çekilirdi. Tekmil kürekçiler yatınca dışarıdan kimse görülmezdi.

Miralay Faik bey kikini hep siyahi askerlerden donatmıştı. Ağalıktan yetişmiş olan Süleyman beyin kiki yoktu. Kendisi terbiyesi iktizasından diğer paşalara hürmeten kik yaptırmaz karadan gelip giderdi.
 
http://osmanli-devleti1299.tr.gg/piyadeler.htm